NURSEL DURUEL (1941)

e618d495-28fa-4e04-b4de-f9d37127020e

28.04.2020

“Öykünün ‘perde arkası’ ile de ilgilenen, öyküleri ve çalışmalarıyla edebiyat dünyamızı dinç tutan” bir yazar Nursel Duruel. (1) (2) (3) (4) (5)

3 Mart 1941 yılında Şarkikaraağaç(Isparta)’da doğar. Naciye (Tarık Buğra’nın ablası) ve Nazım Ulusoy çiftinin dört çocuğunun üçüncüsüdür.

İlkokulu babasının görevi nedeniyle farklı yerlerde okumuş olsa da diplomasını 30 Ağustos İlkokulu(Kütahya)’ndan alır. Kütahya Lisesi’nde başlayan ortaöğrenimini 1960 yılında İstanbul Kız Lisesi’nde tamamlar. Aynı yıl girdiği ve 1966’da mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden “Klasik arkeoloji ve Prehistorya” diplomasını ise yıllar sonra ta 1996 yılında alır. (6) Bitirme tezini hazırladığı yıllarda bir yandan da vekil öğretmenlik yapar.

“Öğretim görevlisi olmak için kendisini yabancı lisanlar açısından yeterli bulmadığı ve dolayısıyla hemen hepsi yurtdışında yayımlanan arkeolojik eserlerin hakkını veremeyeceğini düşündüğünden, arkeolojiyle profesyonel olarak uğraşmayı bırakmak zorunda kalmış.” (7)

1965’te TRT’nin ilk prodüktör kadrosunda yer alır, başta edebiyat ve sanat olmak üzere çeşitli alanlarda radyo programı ve program dizisi yayınlar.

1968’de aynı radyoda Klasik Müzik prodüktörlüğü yapan Üstün Duruel ile evlenir.

1970’li yılların sonlarına doğru TRT İstanbul Radyosu’nda ‘Nasıl Değişti?’ başlıklı bir dizi program hazırlıyorken, konuk olduğu bir evdeki annesi ve babası Almanya’da çalışmak zorunda olan iki kızın durumundan (8) esinlenerek yazdığı ilk öyküsü Geyikler, Annem ve Almanya, Türk Dili Dergisi’nin Eylül 1979 sayısında yer alır.

Aynı adla yazdığı ilk öykü kitabı Geyikler, Annem ve Almanya, 1980’de (Bazı kaynaklarda 1981 olarak yer alıyor) Akademi Kitabevi Öykü Ödülü’nü, 1983’de de Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görülür. İmge Öyküler dergisinin 2005’te yazarlar arasında düzenlediği bir soruşturmada, 1980’den o tarihe kadar yazılmış öyküler arasında en beğenilen öykü seçilir. Kitabın serüvenini Geyikler, Annem ve Almanya okumasında daha kapsamlı bir şekilde aktarmaya çalıştım.

Yazılı Kaya adlı kitabında yer alan “Burgaç” adlı öyküsüyle de 1990 Yunus Nadi Yayımlanmamış Öykü Ödülü’nü alır.

1985 yılında TRT’den emekli olur. Bu arada reklam, televizyon, biyografi ve ansiklopedi yazarlığı yapar.

Dış yayımcı olarak hazırladığı “Yayın Dünyası” adlı kitap tanıtım programı, TRT İstanbul Radyosu’nda 14 yıl süreyle yayımlanır. TRT’nin hazırladığı birçok kültür programına danışman olarak katkı koyar. Bir dönem benim de ilgiyle takip ettiğim “Okudukça” programında öykü değerlendirmeleri yapar.

1992-1993 yıllarında BRT Radyosu(İstanbul Büyükşehir Belediyesi Radyo Televizyonu)’nda müdür yardımcılığı görevinde bulunur.

Birçok yurtiçi ve yurtdışı kültür etkinliklerinde katılımcı ve danışman olarak yer alır, bunların bir kısmına da “Onur Konuğu” olarak davet edilir.

2019 yılında Mersin Ticaret ve Sanayi Odası’nın girişimiyle verilen Mersin Kenti Edebiyat Ödülü’ne layık görülür. (9) (10)

 

Hülya Soyşekerci’nin “Nursel Duruel’in Öykülerinde ‘Yekpâre Zaman’” yazısına göre; öykü için “kısa boylu, küçük yapılıdır ama güçlüdür. Çevikliğiyle, oynaklığıyla baş etmek zordur” diyen Nursel Duruel, insanın sanatsal çabasını ve yazmayı da “zamana çentik atmak” sözleriyle tanımlar:

“Nursel Duruel için öykü yazmak; heyecanlı, sürprizlerle dolu büyülü bir yolculuk oldu her zaman. Yazma sürecinde, kısacık bir ânın içinde yoğunlaşıp derinleştiğini duyumsadığı “insanlığın tüm zamanlarında” salınmak Nursel Duruel için yazmanın büyüsünü oluşturan bir yaşantıydı daima.

İnsanın sanatsal çabasını ve yazmayı “zamana çentik atmak” sözleriyle tanımlar Nursel Duruel: “Zaman o çentiklerden kimini kısa sürede, kimini çok uzun zamanlar sonra fark edilemeyecek kadar silikleştirecek, başka çentikler arasında seçilemeyecek hale getirecek olsa bile. Her yazarın özgül amacı farklı olabilir; yine de bütün yaratıcı eylemlerin altında toplandığı en geniş şemsiye budur bence.” (11)

Ahmet Uslu’da “Nursel Duruel’in Öykülerinde Çocukluk ve Çocuk Kahramanlar” adlı makalesinde, öykülerinde göç ve göçün etkilerini ana izlek olarak aldığını, öykülerinde bazen bir çocuk anlatıcının ağzından,  bazen de aile dışından bir büyüğün ağzından dağılan ailelerin en küçük parçası olan çocukların psikolojisini yansıttığını, toplumun bir dönem maruz kaldığı sosyal ve siyasî şartları en iyi yansıtan kişilerin çocuk kahramanlar olduğunu söyleyen Nursel Duruel’in son dönem Türk öykücülüğünün önemli kalemlerinden biri olarak kabul eder:

 “Öykülerinin merkezine insan sevgisini yerleştiren Nursel Duruel, insanın içinde bulunduğu koşullarda şekillenişini, koşullara direnişini, zaaflarını ve güçlü yanlarını ele alır. Öykülerinde insanların hep neyi kaybettiği üzerinde duran yazar,  çocukluk safiyetinin bozulmamışlığını hatırlatır. Büyüklerin dünyasında güzellik,  kardeşlik,  dostluk yoktur. Tarlada bir gelinciğe dokunan çocuk,  tüm gerçekliği kavrar ama büyüklerin dünyasına ulaşınca, safiyetini yitirir; kimliğini kaybeder ve daracık hayatlarda sıkışıp kalır. “Ben kimim?” sorusu etrafında düğümlenen bir hayatı yaşamaya mecbur kalır. Gerek iç göçler gerekse dış göçler en çok çocuk kahramanların hayatlarında parçalanma meydana getirir. Göçle birlikte aileler parçalanmakta, anlayışlar değişmekte, kuşaklar arası çatışmalar yaşanmaktadır. Yollarını, kurallarını, doğrularını ve yanlışlarını kimin belirlediği belli olmayan bu kimliksizleşme serüveninde çocukluk sığınılacak bir liman olarak görülür. Modern hayatın her gün biraz daha yok ettiği bir dünyada çocuk duyarlılığını öykülerine taşıyan Duruel, sosyolojik bir gerçekliği de didaktikliğe düşmeden anlatır.” (12)

2

Öykülerinde ki anlatımları şiirsel bulup, “Şiirin ardındaki öyküler” olarak da tanımlayanlar çıkar:

“Tasvirlerde kullanılan söz sanatları, hüner göstermekten çok öyküleri anlatma işlevi taşıyor. Bu ifadeler, öyküleri şiir yapan unsurlar halini alıyor. Öykülerde, durumlar tasvirlere tasvirler durumlara yayılıyor. “Geyikler, Annem ve Almanya”daki şiirsel anlatım, öykü kişilerinin psikolojileri başta olmak üzere soyutu, somutlama işlevine sahip. Buna karşın Duruel’in ikinci kitabı olan ve yine birbirinden bağımsız sekiz öyküden oluşan “Yazılı Kaya”da şiirsellik daha da yoğunlaşıyor. Bu şiirsellik, öyküleri soyut şiire taşıyor. “Yazılı Kaya”nın tüm öykülerine hâkim olan hüzünlü ve ilahi sesler şiirsel atmosfere destek oluyor. Yazarın ilk kitabına göre daha kapalı ve daha işçilikli bir dil kullanılıyor “Yazılı Kaya”da. Bununla birlikte, şiirsel işçiliğin gereği olarak, yazarın tüm öykülerinde duru bir dil dikkat çekiyor” (13)

Öykülerinin bir kısmına İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunanca, Japonca, Arapça antolojilerde yer verilir.

Geleneksel öykücülüğümüzden güç alan ama ona yeni bir biçim, kendine özgü yepyeni bir dil anlayışı getiren Nursel Duruel, halen çeşitli alanlardaki ortak kitaplara katkısının yanı sıra aralıklı olarak dergilerde yazmayı, yazarlarla söyleşi yapmayı ve bazı edebiyat ödüllerindeki seçici kurul üyeliğini sürdürmektedir.

* * *

Geyikler, Annem ve Almanya öyküsü 1987 yılında aynı adla Tuncay Baytok tarafından filme uyarlanır. (14) Çok yerde buna dair bir bilgi yer alıyor olmasına rağmen ne bir afiş ne de filmi bulabildim. Mersin Ticaret ve Sanayi Odası’nın 13. Mersin Kenti Edebiyat Ödülü töreni için hazırladığı Nursel Duruel sunusunda kısa da olsa filmden görüntü yer alıyor. (10)

* * *

Seval Şahin’in “Açık Radyo” da yer alan ve “Nursel Duruel ile epiği, epik ve şimdiki zaman arasındaki ilişkiyi, anlatının şiirselliğini” konulu, keyifli bir canlı röportajına da ulaştım. (15)

* * *

Başvurlar bölümünde bahsettiğim yazılar dışında yazarın otobiyografik bir çalışması olmadığı gibi, yazar hakkında yayımlanmış herhangi bir biyografik kaynak da bulunmamakta.

Ancak, fotoğraf sanatçısı ve yazar Lütfi Özgünaydın, İçinde Nursel Duruel’in de bulunduğu 20 kadar yazarla yaptığı ve onları fotoğrafladığı ve 2020’de kitaplaştırarak bir sergiyle tanıtacağı bir çalışmasından bahsetmekte. (16)

* * *

Yaptığım taramalarda tespit edebildiğim yazarın yazdığı ve derlediği kitaplar:

  1. Geyikler, Annem ve Almanya (Adam Yayınları, 1982)
  2. Cam… Ebedi Güzel (Yapı Kredi Yayınları, 1990)
  3. Yazılı Kaya (Telos Yayınları, 1992)
  4. Cemal Süreya “Şairin Hayatı Şiire Dâhil” (Feyza Perinçek ile birlikte, Kaynak Yayınları, 1995)
  5. Güvercin Curnatası-Bütün Yapıtları/Konuşmalar, Soruşturma Yanıtları (Yapı Kredi Yayınları, 1997)
  6. A’dan Z’ye Cemal Süreya (Yapı Kredi Yayınları, 2003)
  7. Bilime Adanmış Bir Ömür Muzaffer Aksoy (TÜBA Yayınları, 2005)
  8. İnsanlar İçinde Bir İnsan-Sait Faik Hikâye Armağan Antolojisi (1955-2018) (Yapı Kredi Yayınları, 2007)
  9. Genç Olmak-80 Yazardan 80 Öykü (2 Cilt) (Yapı Kredi Yayınları, 2009)
  10. Yaz Geldi (Füruzan’dan Seçme Öyküler, Yapı Kredi Yayınları, 2009)
  11. Cumhuriyetin Çocukları Arkeolojinin Büyükleri Nimet Özgüç ve Tahsin Özgüç (TÜBA Yayınları, 2011)
  12. Öğle Saatleri (Selçuk Baran’dan Seçme Öyküler, Yapı Kredi Yayınları, 2015)

Resim1

Resim2

555

 

BAŞVURULAR:

  1. Geyikler, Annem ve Almanya (Can Yayınları, 3. baskı, 2012)
  2. Wikipedia (Nursel Duruel)
  3. Biyografya (Nursel Duruel)
  4. Can Yayınları (Nursel Duruel) 
  5. YKY Yayınları (Nursel Duruel)
  6. Dipnot Kitap Kulubü (Nursel Duruel)
  7. Tuğçe Ayteş, (Mavi Melek Edebiyat, Sayı:31 “Nursel Duruel ile Yazmanın Öykü Hali”)
  8. Mehmet Doruk Kandemir (Nursel Duruel’in Öykülerinde Göç Olgusu)
  9. Hürriyet (17.12.2019 “Mersin Kenti Edebiyat Ödülü Nursel Duruel’in”)
  10. Mersin Ticaret ve Sanayi Odası (13.Mersin Kenti Edebiyat Ödülü Sahibi Nursel Duruel)
  11. Hülya Soyşekerci (Oggito “Nursel Duruel’in Öykülerinde ‘Yekpâre Zaman’”)
  12. Ahmet Uslu (Turkish Studies ISLET-ROMA/2017 Sempozyum Özel Sayısı “Nursel Duruel’in Öykülerinde Çocukluk ve Çocuk Kahramanlar”)
  13. Milliyet (Duru ve şiirsel)
  14. Kamera Arkası (Tuncer Baytok)
  15. Açık Radyo (Nursel Duruel ile Ses, Epik ve Şimdiki Zaman) 
  16. Edebiyat Haber (Lütfi Özgünaydın’ın konuğu Nursel Duruel)

Müzedeki Sır – Allahaısmarladık Asya (2019)

Müzedeki Sır

Başlamadan:

Kitaplarımın neredeyse tamamı koliler içinde taşınmayı beklediğinden, şu ara ya özellikle ayırdığım ya da bir şekilde bu kolilere girememiş olanlardan seçiyorum okumalarımı mecburen.

Korona virüs salgını nedeniyle iki gün sokağa çıkma yasağı ilan edildi 11-12 Nisan için. Daha öncesinde de kronik rahatsızlığı bulunanların evden çalışması istendiğinden işimle ilgili çalışmaları 17 Mart’tan bu yana evden yürütüyorum zaten. “Evde Kal!” çağrısı üzerine temel ihtiyaçların temini dışında çok fazla dışarıya çıkmamaya çalışıyorum. Ders çalışmak ve kitap okumak için bulunmaz zamanlar ortaya çıktı bu vesileyle.

Evet ders çalışıyorum şu aralar ancak arada bir şeyler de okumak istiyorum, ihtiyaç duyuyorum. Aktif dinlenme molaları yaparak yapmaya çalışıyorum bunu da. Sade, okuması nispeten daha kolay olanları seçmeye çalışıyorum bu yüzden de. Böylesi bir ruh halinde kitaplıktan çekip aldığım bir kitaptı Müzedeki Sır – Allahaısmarladık Asya.

* * *

İnternet üzerinden alışveriş yaptığım yerlerden biri olan www.kitapyurdu.com sitesinde Yeditepe Yayınevi’nin kitaplarında epeyce indirim olmuştu bir ara. İşte o indirim günlerinde (29 Ocak 2020) almış olduğum kitaplardan biri de buydu.

Dijital dünya ile ilişkilenmeye çalışırken bir yandan da eğitimine devam ettiğim “kültürel miras” altında da okumalar yapmaya çalışıyorum. O kadar geniş bir perspektif ki hangi kitabı alsan içine giriyor. Ben mitoloji, arkeoloji gibi eskiye dair okumayı şu ara daha çok seviyorum. Kitabın başlığındaki “müze” bile bu yüzden tek başına çekici gelmişti.

Kitabın hedef kitlesi “Ortaokul seviyesindeki öğrenciler” olarak önceden belirtilmiş ve yetişkin biri olarak çok şey beklemem konusunda gizlice uyarılmış isem de “tarih meraklıları”  ifadesine dayanarak okumak istedim.

“Ortaokul seviyesindeki öğrencilere tarihi sevdirmek ve tarih dersini anlaşılır hale getirmek ciddi bir ihtiyaçtır. Bu bağlamda olayları hikâyeleştirmenin, dramatize etmenin, çocukları tarihin içine alarak tarihsel empati kurdurmanın yararları inkar edilemez. Müzedeki Sır Allahaısmarladık Asya kitabı bu tarz bir öğretiyi hedeflemektedir. Askeri müzede yaşanan gizemli bir olaydan yola çıkılarak, Türklerin Asya kıtasından Anadolu’ya gelişleri ve burayı bir vatan yapmaları süreci çeşitli kurgusal ögeler kullanmak suretiyle okuyucunun beğenisine sunulmaktadır. Vatana dönüştürme sürecinde Türklerin Anadolu’nun kültürüne kattıkları maddi ve manevi değerler de bu vesile ile gündeme getirilmektedir.

Öğrenciler ve tarih meraklıları, Emel Engin’in 25 yıllık bir tarih öğretmeni olarak edindiği birikimleri yansıtan bu kitabını severek okuyacaklardır.

* * *

Adını ilk kez bu kitapla duyduğum Emel Engin hakkında kitapta kısa da olsa hakkında bir bilgi bulunmaması kötü -umarım diğer kitaplarında vardır-. Bu yüzden kendi çabalarımla edindiğim bilgileri Tarihi sevdirmeye çabalayan bir öğretmen: Emel Engin yazımda paylaştım. (1)

* * *

Müzedeki Sır – Allahaısmarladık Asya, Yeditepe Yayınevi’nin 305, Tarihi Roman alt grubunun da 5. kitabı. Üçüncü hamur kâğıttan sayfalara ve karton bir kapağa sahip, 192 sayfadan oluşuyor. 13,5 x 21 cm ölçülerinde. ISBN kodu da 978-605-9787-55-0.

Kasım 2016 tarihli birinci baskısı olan kitap, romanında geçtiği Çağrıbey Ortaokulu’nda Tarih öğretmenliğini sürdüren Emel Engin’in üçüncü kitabı. Tasarımını Sercan Aslan’ın yaptığı hoş da bir kapağı var.

Oku-yorum:

Kitabın roman kısmı18 bölüm şeklinde 183 sayfa olarak yer alıyor. Romanın sonunda ise Neslihan öğretmenin öğrencilere dağıttığı not defterinde yer alan bilgilerin aktarıldığı aslında kitabın bir özeti gibi olan 7 sayfalık bir not bulunuyor. Son sayfada bir de Kaynakça var.

Kitabın adı ve arka kapakta yer alan tanıtım yazısındaki “askeri müzede yaşanan gizemli bir olaydan yola çıkılarak” ibaresi, insana bir müzedeki heyecan dolu maceraları yaşatacakmış hissi verse de bunun sadece kitaba biraz gizem katmak için yapılmış olduğu, okurken anlaşılıyor. Kitap aslında bir gençlik romanı. Ancak, keyifli bir kurgu eşliğinde bir yandan da kültürel mirasın yaşatılması adına basit, sade ama bir o kadar da keyifli bilgiler veriyor. Ana teması Anadolu Selçukluları.

* * *

Roman, Çağrıbey Ortaokulu’nda okuyan bir öğrenci grubunun heyecanla askeri müzedeki gizemli bir eseri aramaları ile başlıyor. Grubun lideri olan Doğukan, müze komutanı babasının bir konuşmasına kulak misafiri olur. Babasına yardımcı olmak için yaptığını söylese de çocukça bir macera heyecan olduğu bir daha bu konuyu dile getirmemesinden anlaşılmakta. Yazar da muhtemelen kitabı ilk başta ilgi çekici hale getirmek istemiş olmalı ki böyle bir konuyu hatırlatmış. Barnabas İncili… Gençlerden daha çok ileri yaşlardaki okuyucular için bir heyecan yaratacağını düşünüyorum.

1980’de Hakkari’de bir mağarada bulunduğu basına yansıyan İncilin Barnabas İncili olduğu iddia edilmişti. İddiaların içinde bu İncilin Genelkurmay Başkanlığı Özel Kuvvetler Komutanlığı’nca saklandığı ve korunduğu da vardı. (2) Defalarca sansasyonel haberlere konu olan, devamında bir çok kitaba ve filme ilham vermiş olan bu İncil’in bir çok gizli örgütü harekete geçirdiği, bir çok gizemli ölüm ve kayıplarla ilgisi olduğu da yazılıp çizilmişti. (3)

Roma Katolik Kilisesi öncülüğünde İznik Konsili’nin bir toplantı yapar ve karar olarak “Kanonik İnciller”* diye adlandırılan Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın dışında kalan İnciller’in ortadan kaldırılmasına karar verir. (4)

Barnabas İncili ise Müslümanlarca teslis inancını ve İsa’nın tanrılığını kabul etmediği, İbrahim’in İshak’ı değil de İsmail’i kurban ettiğini, İsa’nın çarmıha gerilmediğini söylediği, Muhammed’in geleceğini müjdelediği için hak İncil (5); Hıristiyanlarca da tarihi metinler olup kutsal niteliği olmadığı, dine zarar vermek için üretilen uydurma metinler olduğu gerekçesiyle yasaklanmış İncillerden sayılmış. (6) (7) Varlığı Vatikan tarafından kabul edilip, içeriği kabul edilmediğinden de “Apokrif İncil” olarak adlandırılır.

* * *

Kitabın asıl teması dediğim gibi Anadolu Selçukluları. Öncesindeki Büyük Selçuklu Dönemi ile Selçuklu sonrası Beylikler dönemine de süreci anlatabilmek için dokunarak anlatan çok hoş bir tarihi roman olmuş. Bu süreçleri sınıfta oluşturulan çalışma gruplarının hazırlayıp sundukları proje ödevleri şeklinde aktarmış Emel Engin. Tarihçiliğini öğretmenliği ile çok güzel harmanlamış.

Bu sunumlar aracılığıyla Türklerin Orta Asya’dan çıkma ve Anadolu’ya yerleşme süreçlerinden yola çıkarak Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu Selçuklu Devleti, Beylikler gibi yapıları, Malazgirt Savaşı, Pasinler Savaşı gibi tarihsel olayları, Mevlana, Yunus Emre, Ahî Evran, Nasrettin Hoca gibi tarihe damga vurmuş isimleri okuyucuya keyifli bir şekilde vermeye çalışmış. Bence başarılı da olmuş.

Bütün bunlarla birlikte Kayseri, Konya ve İstanbul özelinde tarihi yapılardan bahsedilmiş olması görülmesi gereken yerleri de işaret ediyor bir anlamda, bir gezi rotası sunuyor. Birçok kitabın ismini anarak kaynakça şeklinde okuma önerilerinde de bulunuyor.

Bir de satırların aralarına özenle serpiştirilmiş öğrencilik, arkadaşlık, aile bağları, gelecek, çalışma vb. ile ilgili mesajlar çok hoş. Okuyan genç arkadaşlarda karşılık bulacağını düşünüyorum. Hamaset olsa da bizim üzerimizde büyük etkisi olduğunu düşündüğüm bir yaklaşım da yer almış kitapta.

Kitapta adı geçen Türk büyüklerinden Yunus Emre, hemşerim olur. Kitapta da geçen “Gelin tanış olalım, / İşi kolay kılalım, / Sevelim sevilelim,  / Dünya kimseye kalmaz” dörtlüğü Eskişehir’in sloganıdır. Bir de “İlim ilim bilmektir, / İlim kendin bilmektir, / Sen kendini bilmezsin, / Ya nice okumaktır”. Bu söze çok benzer babamın da bir deyişi vardır: “Âdemoğlu ilimi ilim bilmezse, / Yüz dört kitap ile dolsa ne olur, / Hakkın verdiğine şükür etmezse, / Kâbe’yi yanında bulsa ne olur. – Âşık Sefîli”. Onunla ilgili bir site çalışmam var tamamlayabilirsem paylaşmak isterim. Yunus Emre ile ilgili özellikle bir gün bu konuda yetkin gördüğüm ve babamın da keyifle okuduğu Abdülbaki Gölpınarlı’yı liste başı yaparak okuma yapmak istiyorum. Kitapta da yer alan “Gel gör beni aşk neyledi” ve “Bana seni gerek seni” deyişleri defalarca okunulası muhteşem hazineler.

Okuma önerisi yapılan kitapların bir kısmı son sayfadaki “Kaynakça” bölümünde yer alsa da bazıları romanın içerisine serpiştirilmiş durumda. Yayınevleri ve yayımlanma yılları kitapta belirtilmemiş olup, bu bilgiler kitapları tararken yapmış olduğum tespitlerdir.

Osmanlı’dan Önce Onlar Vardı-Türkiye Selçukluları (Mehmet Ersan-Mustafa Alican, Timaş Yayınları, 2013), Türkiye Selçuklu Devletinin Dağılışı (Mehmet Ersan, Birleşik Dağıtım Kitabevi, 2010), Selçuklular Tarihi ve Türk-Islâm Medeniyeti (Prof. Dr. Osman Turan, Ötüken Neşriyat, 22. Baskı, 2019), Anadolu’nun Fethi ve Türkleşmesi (Prof. Dr. Mustafa Kafalı, Berikan Yayınevi, 2013), Eski ve Modern Türkler (Mustafa Celalettin Paşa, Kaynak Yayınları, 2014).

Resim1

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’den Mesnevî (Benim bu konudaki önerim Ahmet Avni Konuk’un 13 ciltlik Mesnevi-i Şerif Şerhi), Dîvân-ı Kebîr (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008), Mecâlis-i Seb’a (Abdülbaki Gölpınarlı, İnkılâp Kitabevi, 2010) ve Mektûbat (Karatay Akademi Yayınları, 2013); Nizamül Mülk’ten Siyasetname (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009)’si de öneriler arasında.

Resim2

Kaynakça’da bunların dışında Türkler (Yeni Türkiye Yayınları, 2002) ile Sarıköylü Yunus Emre (Eskişehir Valiliği, 2010)’de var. Yayın ve Danışma Kurulu’nu gördükten sonra çok önceleri mutlaka edinmem gerek dediğim 21 ciltlik bir ansiklopedi bu Türkler.

Resim3

2-a5b80cc1cf

3-4b271972e1

* * *

Geleceğin eğitim sistemi ve okullarını da kurgulamış Emel Engin. Sanal gerçekliğin uygulandığı sınıflar, öğrencilerle bütünleşmiş öğretmenler, Toy-Gum denilen bir uygulamalı eğitim merkez var ki, kesinlikle gitmek isteyeceğimiz bir yer. Bu merkezin açılımının ne olduğunu ilerleyen sayfalarda bulabiliyorsunuz. Sanırım gizem yaratma işini seviyor yazar. Henüz sinemalarda olsa da 11-D’lerle yaşatılan sanal gerçekliliğe bakınca Toy-Gum’daki uygulamalar insanı keyiften mest eder elbette.

O gün ki okulların hepsine Türk büyüklerinin isimleri verilmiş ve o okullar adını aldığı büyüğün konusunda eğitim veriyor: Çağrı Bey’de sosyal bilimler, Oktay Sinanoğlu’nda kimya, Cahit Arf’ta matematik, Metin Oktay’da futbol… Ayrıca bütün çocuklar çok erken yaşlarda takip edilerek yeteneklerine göre bu okullara giriyorlar, sınav falan da kalkmış. Keyifli bir kurgu olmuş.

Kelimelerin anlamları için okullarda yararlanılan kaynağın halâ Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ü olarak kalmış olması da ayrı bir keyif olmuş.

Romanın başkahramanı Neslihan Hoca, her ne kadar teknolojik yaşamı kanıksamış biri olsa da eskilere özlem de duyan biri. Bunu sınıfa kurduğu kitaplı kütüphaneden, Keloğlanın evinde geçirdikleri günden aldığı keyiften anlamak mümkün. Modern dünyanın nimetlerinden yararlanırken kültürel varlıklarımızdan uzaklaşmamak gerekiyor. İnternette çok dolaşan bir söz bu anlamda çok hoşuma gider: “Sen köylerden kaç sonra da kişi başı 100,00 TL ver köy kahvaltısı yap.”

* * *

Kitapta tebessümle yakaladığım birkaç husus oldu. Bunlardan biri, teknolojinin üst düzeyde kullanılmasına rağmen İstanbul’un trafik sorunun halâ devam ettiği. Ulaşımda bildiğimiz yöntemlerin dışında uçan taşıtlara da geçilmiş ancak bu kez de hava trafiğinde sıkışıklıklar yaşanmaya başlamış. Gelecekte de sanırım bu sorun çözülemeyecek gibi.

Bir diğer husus da bütün veliler ve öğrencilerin uyum içerisinde olması, eğitim bilincinin daha ortaokul seviyesinde verilmiş olduğu, çocukça davranışların yerini daha bilgiççe tavırlara bıraktığı. Sanki mekanik bir yaşam biçimi hâkim olmuş düzene. Bir Güneş Ülkesi, bir Ütopya havası esiyor, Le Guin’in dünyasına götürüyor.

Not alı-yorum:

  1. “Bu milletin evlatlarının fedakârlıkları, kahramanlıkları için bir ölçü bulunamaz – Atatürk. Atatürk bu sözü 19 Eylül 1921’de söylemiş, bu yüzden de 19 Eylük Gaziler Günü olarak seçilmiş. (s.19)
  2. Mahmut zamanında Galatasaray Lisesi’nde derslere giriş çıkış uyarıları tanburla yapılırmış. Okulun bahçesinde heykeli de bulunan Tanburcu Ahmet Ağa çok güzel çalarmış ancak çaldığı tanbur daha çok bir nevi trampetmiş. (s.46)
  3. “Bu dünyada hiç kimse sevilen bir varlığın hayatı ya da kendi hayatı dahi olsa bir şeyler kaybetmeye razı olmadan hiç bir şey kazanamaz.” (s.49)
  4. “Dünya tek bir devlet olsa, başkenti İstanbul olurdu – Napolyon Bonaparte (s.58)
  5. “Hak’tan alırız halka saçarız, hiçbir şeyi kendimize mâl etmeyiz – Mevlânâ (s.62)
  6. “Gel! Gel! Ne olursan ol, gel! İster kâfir, ister Mecûsi, ister puta tapan ol, gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel! – Mevlânâ(s.62)
  7. “Semazenlerin başındaki küllâh mezar taşı, sırtlarındaki hırka mezarı, elbisesi kefenidir. Aşk pervaneleri gibi dönerler dünya malından soyutlanmışçasına. Sema, bütün âlemlerin güneşi Allah’ın huzurunda yapılan bir devri âlemdir.” (s.63)
  8. “Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol. Cömertlik ve yardım etme konusunda akarsu gibi ol. Hoşgörülülükte deniz gibi ol. Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol. Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol. Şefkat ve merhamette güneş gibi ol. Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. – Mevlânâ(s.64)
  9. “İnsanoğlu… Sadece kendini düşünen insanların yer aldığı toplumların gelecekte karşılaşacakları sonu göremiyor mu?” (s.65)
  10. “Cahil kişi gülün güzelliğini görmez, gider dikenine takılır. – Mevlânâ(s.69)
  11. “Bir milleti derinlemesine incelemek için, varoluşunun değişik dönemlerini de gözlemlemek gerekir; dolayısıyla geçmişinin bilinmesi, bu inceleme için kaçınılmaz bir şarttır. – Mustafa Celâlettin Paşa(s.73)
  12. “Mevlânâ Celâleddîn-î Belh-î Rûmî’nin Doğumunun 800. Yıl Dönümü” 2007 UNESCO Anma ve Kutlama Yıl Dönümleri arasına alınmış. (s.126) 1981 yılında “Mustafa Kemal Atatürk’ün Doğumunun 100. Yıl Dönümü” münasebetiyle alınmasından sonra onlarca Türk büyüğü UNESCO Anma ve Kutlama Yıl Dönümleri arasına alınmıştır, alınmaktadır.  (8)
  13. Erciyes Dağı’na “Uzaklaştıkça yakınlaşan, yakınlaştıkça uzaklaşan dağ” deniliyormuş. (s.130)
  14. “Cimrilik kapısını bağlayıp, iyilik (lütuf) kapısını açtınız mı? Kahır ve zulüm kapısını bağlayıp, bilim ve mülayemet kapısını açtınız mı? Hırs kapısını bağlayıp, kanaat etme ve razı gelme kapısını açtınız mı? Tokluk ve lezzet kapısını bağlayıp, nefsinizi kırma kapısını açtınız mı? Halktan yana kapınızı bağlayıp, Hak’tan yana kapınızı açtınız mı? Herze ve hezeyan kapısını bağlayıp, hüner ve ustalık kapısını açtınız mı? Yalan kapısını bağlayıp, doğruluk kapısını açtınız mı?” Bir törenle yapılan bu yeni ustaların seçilmesi, yeni usta olacak ve dükkân açacak kişinin ustası bu soruların tamamına evet demesi ile olurmuş. Ardından şerbetler içilir, peştamallar bağlanırmış. (s.135)
  15. “Eşine, işine, aşına özen göster – Ahî Evran(s.142)
  16. “Savaşlar insan haklarının en büyük düşmanıdır” (s.169)
  17. Türk tarihinde denizcilik faaliyetlerine ilk defa Çakabey sayesinde başlanılır. (s.176)
  18. Neslişah öğretmene büyükannesinin öğüdüdür: “İnsan kalbi çocukken henüz bembeyazdır. Sen bu beyazlığa sakın ola ki siyahlık karıştırma. Kalbi kararırsa öğrencinin bir daha beyazlatamazsın. Sana hep o kara kalbiyle bakar. Kararan kalbin önüne inen perdelerden yaklaşamazsın öğrencine. İşte o zaman kendini sorgularsın ben ne yaptım diye? Şunu bil ve ona göre davran. Senin amacın bilgini satmak. Bilgini sattığında ise alacağın karşılık beyaz bir kalp. Beyaz kabin içinde sevgi var, saygı var. İşte bunları görebiliyorsan, sen başarmışsındır.” (s.178)
  19. “Birlikte fotoğraf çektirip, aynı anda objektife gülümsemenin hazzı daha fazla. Birlikte geçirdiğimiz her dakikayı hatırlatıyor; kıymeti daha çok artıyor.” (s.182)  

Başvurular:

  1. Emel Engin’in Yaşam Öyküsü,
  2. Vatikan Türkiye’de bulunan sır İncil’i istedi,
  3. Barnabas İncili Ve Şüpheli Ölümler
  4. Kanonik İncil nedir?
  5. Barnaba İncili
  6. Apokrif Nedir?
  7. Apokrif İnciller Gizli Tutulmuş Gerçekler mi İçerir?,
  8. UNESCO Anma ve Kutlama Yıl Dönümleri

EMEL ENGİN (1965)

Emel Engin
Müzedeki Sır – Allahaısmarladık Asya kitabı ile tanıdığım Emel Engin’in yaşamı ile ilgili kitapta herhangi bir not olmayınca -umarım diğer kitaplarında vardır- internet ortamında bir tarama yapmak durumunda kaldım. Kısa da olsa yaşamöyküsüne yalnızca Tek Kocaeli Gazetesi’nin sitesinde rastlayabildim. Prof. Dr. Vahdettin Engin ve Emel Engin’in Akça Koca Kültür Platformu’nda “Lozan’ı Doğru Anlamak” konusunda konuşmacı olarak katılacakları duyurusunun hemen altında her ikisi hakkında da biyografik bir bilgi bulunuyordu. (1)

1965 Zonguldak doğumlu olan Emel Engin, ilk ve orta öğrenimini Rize’de tamamlar. 1982 yılında girmiş olduğu Marmara Üniversitesi Tarih Öğretmenliği bölümünden 1986 yılında mezun olur. 2007 yılında da yine aynı üniversitenin Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Atatürk İlke ve İnkılâpları Ana Bilim Dalı’nda Yüksek Lisansını tamamlar.

1993 yılında başladığı öğretmenlik mesleğini halen Tuzla Çağrıbey Ortaokulu’nda sürdürmektedir. Halen Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyeliği görevini sürdüren Prof. Dr. Vahdettin ENGİN ile evli olup, bir kız çocuğu annesidir.

safe_image

Yaptığım taramalarda Emel Engin’in Mekteb-i Sultani’den Galatasaray Lisesi’ne (Giza Yayınları, 2008), Sultan ve GaziTarihi değiştiren iki lider, II. Abdülhamid ve Mustafa Kemal Atatürk (Yeditepe yayınevi, 2014), Müzedeki Sır – Allahaısmarladık Asya (Yeditepe yayınevi, 2016) ve Sorularla Milli Mücadele Tarihi (Yeditepe yayınevi, 2020) (Prof. Dr. Vahdettin ENGİN ile birlikte) olmak üzere dört kitabına rastladım.

Bunların dışında “Emel Engin ve Vahdettin Engin ile Evimizde Tarih” adıyla hem Facebook (2) hem de YouTube (3) üzerinden tarih derslerini paylaştıklarını gördüm.

BAŞVURULAR:

  1. Tek Kocaeli Gazetesi
  2. Evimizde Tarih Emel-Vahdettin Engin (Facebook)
  3. Evimizde Tarih (Youtube)

STEPHEN CRANE (1871-1900)

4 Nisan 2020 – Ankara

140630_r25195

Amerikalı şair, romancı ve kısa öykü yazarı olan Stephen Crane, 29 yıllık kısacık yaşamını oldukça üretken geçirir. Amerikan edebiyatında önemli bir figürü olarak kabul edilen Crane’i Conrad ve James gibi çağdaşları ile Robert Frost, Ezra Pound ve Willa Cather gibi daha sonraki yazarlar “zamanının en iyi yaratıcı ruhlarından biri” olarak görürler.

Bir Amerikan klasiği haline gelen The Red Badge of Courage romanı ile tanınmasına rağmen, asıl ustalığı kısa öykülerdir. Bunun yanın da şiirleri ve gazeteciliği de bulunan Crane, Ernest Hemingway gibi 20. yüzyıl yazarları üzerinde derin bir etki bırakarak Modernistlere ve İmgecilere ilham verdiği düşünülür.

Günümüz eleştirmenleri tarafından da neslinin en yenilikçi yazarlarından biri olarak kabul edilen Crane’in eserleri genel olarak Natüralizm, Amerikan Gerçekçiliği, İzlenimcilik veya üçünün bir karışımı olarak kategorize edilir. Yazılarının ortak teması korku, manevi krizler ve sosyal izolasyon olarak nitelendirilir.

* * *

1 Kasım 1871 New Jersey doğumludur. Kalabalık bir aileye mensuptur ve ailenin ondördüncü ve son çocuğudur.

Ailesi oldukça dindardır. Babası daha sonra Drew Methodist Church kilisesinin papazı olan Metodist bir vaiz, annesi de aynı inancın kadın birliği sözcüsüdür.  Çocukluğu dini eğitimle geçse de, babasının ölümü nedeniyle annesinin inzivaya çekilmesi ve Crane’i kardeşlerine bırakmasından sonra yaşamı değişir. New York Tribune ve Associated Press gibi gazetelerde bölüm başkanlığı yapan kardeşi Townley’den etkilenerek gazeteciliğe merak salar.

Yazmaya dört yaşında başlar ve 14 yaşındayken ilk bilinen hikâyesi Uncle Jake and the Bell Handle’ı yazar. 16 yaşına kadar da çeşitli makaleleri yayınlanır.

1885’in sonlarında, yatılı bir okula kaydolsa da ailede peşpeşe gelen ölümlerden çok sarsılır ve okuldan ayrılmak zorunda kalır.

1888 yılında yarı askeri okul olan Claverack College’e yazılır. Buradaki yılları için daha sonra “farkında olmasam da hayatımın en mutlu dönemi” diye yazar. Matematik ve fen bilimlerinde geri kalsa da okumayı çok sevdiği tarih ve edebiyat konusunda sınıfın ilerisinde gider. Arkadaşları onu asi ve karamsar biri olarak görseler de yakışıklı olmadığı halde beyzbol oynamasının etkisi olsa gerek fiziksel olarak çekici bulurlar.

1890 yılında Ailesinin isteği ile askeri okuldan ayrılan Crane, maden mühendisliği için Lafayette College’e yazılır. Burada da daha çok edebiyatla ilgilenir ve bir dönem sonra da Syracuse Üniversitesi’ne geçer. Burada sadece İngiliz Edebiyatı derslerine girer ve beyzbol çalışmalarına katılır. Kendini yazılarına verir ve zaman kaybı olarak gördüğü üniversiteden 1891’de ayrılır. 1892 yılına kadar kardeşi Townley’nin asistanlığını yapar, burada edindiği tecrübelerle yaşamını yazarlık ve muhabirlik yaparak kazanmayı seçer.

1893 yılında masum ve istismar edilmiş gecekondu kızlarının fuhuşa ve sonunda intiharına yönelmesini anlattığı ilk romanı Maggie: A Girl of the Streets yayınlanır. İlk başlarda ahlâki gerekçelerden epeyce tepki toplasa da sonraları eleştirmenler tarafından Amerikan edebi Natüralizminin ilk eseri olarak kabul edilir.

1895 yılında savaş deneyimi yaşamadan yazdığı ve İç Savaş’a katılan ve savaş alanında korkaklık ve cesaretle mücadele eden asker Henry Fleming’in romanı olan The Red Badge of Courage ile gerçek savaş duygusunu hayal etme ve yeniden üretme konusundaki tuhaf gücü nedeniyle övgüyle karşılanır ve uluslararası üne kavuşur. Bir Amerikan klasiği haline gelen ve tüm zamanların en çok okunan en etkili savaş hikayelerinden biri kabul edilen bu kitabın başarısında askeri okulda yaşadıklarının büyük etkisi olur.

Yazıları ilgiliyle izlenen bir gazeteci olan Crane, 1896 yılında üzerinde çalıştığı bir yazı dizisi ile ilgili olarak kadınlarla röportaj yaparken bir olaya müdahale etmek zorunda kalır. Haksız yere suçlanan kadına destek veren Crane’i hedef alan savunma onun genelevleri sık kullandığını ortaya çıkarır. Bunun üzerinde çalıştığı çalışma ilgili olduğunu söylese de mahkemeyi ikna edemez ve duruşma sonunda kadını tutuklayan polis temize çıkarılır, Crane’in itibari da yıkılır. Bunun üzerine de biraz da kaçarak Bacheller-Johnson Sendikası’nın savaş muhabiri olarak Küba’ya gitme teklifini kabul eder.

Kasım 1896’da trenle Florida’ya geçer. Burada Küba’ya gidecek gemiyi beklerken şehri ve genelevleri gezer. Bu esnada ileride birlikte yaşayacağı Boston’lu saygın bir aileye mensup olan ancak, Cora Taylor takma adı ile Florida’da bir genelev işleten Cora Ethel Stewart ile tanışır.

StephenCraneandCora1899

Küba’ya gitmek üzere bindiği SS Commodore gemisi Florida açıklarında batar ve gemiden kurtulan birkaç kişi ile 30 saate yakın süren sandalda hayatta kalma mücadelesi verirler. Yaşadıklarını The Open Boat öyküsünde anlatır. Bu durum sağlığı zaten yerinde olmayan Crane’i daha da kötüleştirir.

1897’de New York Journal muhabiri olarak Yunan-Türk Savaşı‘nı haber yapmak üzere Yunanistan’a Cora Taylor ile birlikte gider. 30 gün kadar süren bu savaşla ilgili izlenimlerini Active Service adıyla romanlaştırır.

Amerika’da yaşadığı sıkıntılardan dolayı hayran olduğu ve evim dediği İngiltere’ye Cora ile birlikte gelirler, Oxted bölgesinde pahalı bir malikâneye yerleşirler. Limpsfield-Oxted bölgesi o dönemlerde sosyalist Fabian Derneği üyelerine ve sonradan edebir bir dostluk kuracağı Edmund Gosse, Ford Madox Ford ve Edward Garnett gibi yazarlara ev sahipliği yapmaktadır. H.G. Wells, Henry James ve Robert Barr ile de bu zamanda tanışırlar. Ancak Joseph Conrad ile çok daha ileri bir dostluk geliştirirler.

Amerika’daki başarısını İngiltere’de yakalayamaz. Eserlerinden istediği geliri elde edemediği gibi, Amerika’da hakkında açılan davadan dolayı ekonomik sıkıntılar yaşamaya başlar. Bu nedenle de sağlığının iyi olmamasına rağmen 1898’de İspanyol-Amerikan Savaşı’nı haber yapmak üzere Küba’ya gitmek zorunda kalır.

1899 yılında İngiltere’ye geri döner ancak daha kötü bir durum beklemektedir onu. Yaşadıkları yerin bir yıl boyunca ödenmemiş kirası ve Cora’nın savruk yaşamı ile yarattığı borçlar ekonomik olarak iyice bunalmalarına neden olur.  Bu sıkıntıların üzerine bir de hastalığı giderek kötüleşir.

Yazarı tanımama vesile olan Canavar, ilk olarak Ağustos 1898’de Harper’s Magazine‘de yayınlanır. Bir yıl sonra da The Monster and Other Stories adı ile kitap halinde basılır. Amerika’daki 19. yüzyılın sosyal bölünmelerini ve etnik gerilimlerini işleyen bu roman, çok fazla eleştirilse de Crane’in en iyi eserlerinden biri olarak kabul edilir.

Nihayetinde, tüberküloz tedavisi gördüğü Almanya Badenweiler’deki Schwarzwald sanatoryumunda her şeyini Cora Taylor’a bıraktığını vasiyet ederek 1900 yılında 29 yaşında yaşama veda eder. Cenazesi ise vasiyeti üzerine Hillside’da bulunan Evergreen Mezarlığı’na gömülür.

 

Arkasında aykırı yaşam tarzı ve ünlü yazarlarla ilişkilerine dair sık sık çıkan gazete haberleri ile uluslararası bir ün bırakır. Bir de ölümünden sonra da epeyce devam eden uyuşturucu bağımlısı ve alkolik olduğu iddialarını.

1923 yılında Wilson Follett biyografik çalışması Stephen Crane The Work ile yazarı tekrar gündeme taşıyana kadar Crane ve çalışmaları neredeyse unutulur. Joseph Conrad, H.G. Wells ve Ford Madox Ford gibi yazar arkadaşlarının da çabalarıyla Crane’in itibarı yavaş yavaş yeniden artmaya başlar. John Berryman’in1950 yılında yayınladığı Stephen Crane’den sonra ise hakkında birçok makale yayımlanmaya, eserleri yeniden basılmaya başlar. Paul Sorrentino’nun yazdığı Stephen Crane: A Life of Fire’da Crane hakkında oldukça önemli bir biyografik çalışma kabul edilir

Günümüzde birçok kurum ve yer, Crane’in mirasını canlı tutmaya çalışır. Yaşadığı yerler ve öldüğü ev turistik bir yer haline getirilir, gölete adı verilir, New Jersey’de kaldığı evi Stephen Crane House adıyla müzeye dönüştürülür, Syracuse Üniversitesi’nde adına dersler verilir, Columbia Üniversitesi tarafından Stephen Crane’in eşyalarının çoğu satın alınır ve en büyük Crane Koleksiyonu haline getirilir.

* * *

Crane’in romanlarından The Red Badge of Courage, John Huston tarafından 1951 yılında aynı adla,  The Monster, Albert Band tarafından 1959 yılında Face of Fire adıyla sinemaya da uyarlanır. The Bride Comes to Yellow Sky ise John Brahm, Bretaigne Windust’un yönettiği 1952 yapımı Face to Face filmine konu olur.

* * *

Yaptığım taramalarda Stephen Crane’in dilimize çevrilmiş birkaç eserine ulaşabildim: The Red Badge of Courage (Cesaret Madalyası, Işık Kitapları, 1964 / Kanlı Madalya, Babil Yayınları, 2000), Maggie: A Girl of the Streets (Sokak Kızı Maggie, Babil Yayınları, 2001), Men, Women, and Boats (Erkekler, Kadınlar ve Tekneler, Meda Kitap, 2017) ve The Monster and Other Stories (Canavar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019)…

Cesaret Madalyası  Kanlı Madalya   Sokak Kızı Maggie

Erkekler,Kadınlar ve Tekneler

Ayrıca birkaç kitapta da hikayeleri yer almaktaydı: Amerikan Edebiyatından Kısa Öyküler (Kopernik Kitap, 2018), Bizimle Konuşan Öyküler (Dipnot Yayınları, 2017), En Güzel Deniz Hikayeleri (Arion Yayınları, 1999) ve İngiliz ve Amerikan Edebiyatında Kısa Öykünün Büyük Ustaları (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016)…

Amerikan Edebiyatından Kısa Öyküler   Bizimle Konuşan Öyküler   En Güzel Deniz Hikayeleri Kısa Öykünün Büyük Ustaları

Bir de sesli kitap olarak Yüzü Dönük‘e rastladım tarama yaparken. Nedense herkes aynı öyküyü okumuş. Hepsini bir kaç dakika dinledim ancak Akın Altan’ın seslendirdiğinden daha çok keyif aldım. Ağzına sağlık kendisinin güzel okumuş cidden.

KAYNAKLAR:

  1. Stephen Crane (wikipedia-İngilizce)
  2. Stephen Crane (wikipedia-Almanca)
  3. Stephen Crane (Encylclopædia Britannica)
  4. Stephen Crane (American Literature)

Yüklerin En Değerlisi-Bir Masal (2019)

25 Mart 2020 – Ankara

yuklerin-en-degerlisiBaşlamadan:

14 Mart 2020 tarihinde Yapı Kredi Yayınları Kızılay Satış Ofisi’ne uğramıştım yine. Zaman zaman buraya uğrayıp Corto Maltese’nin yeni sayısının gelip gelmediğini kontrol ediyorum. Bu arada ortada sergilenen kitaplarının tamamının en azından görünen kapaklarına bakıyorum. Dikkatimi çekenler olursa arka kapak yazılarına ve içindekilerine de bir göz atıyorum kenara çekilip.

Sâdık Hidâyet’in Kör Baykuş’unu almıştım. Ödeme için kasaya gittiğimde yakaladım aslında bu kitabı. Kasanın hemen önünde sergilenen yeni çıkanların arasındaydı. Sanırım kitabın alt başlığı olan “Bir Masal” ifadesi çekti beni. Masalları okumayı seviyorum. Bu yüzden de kütüphaneme hatırı sayılır masal kattım: Andersen, Grimm Kardeşler, La Fontaine, Anadolu Masalları… En kısa sürede Binbir Gece Masalları’nı da katarak hazinemi geliştirmeyi planlıyorum. Arada çocuk olup saf dünyalara gitmek keyif veriyor bana.

Jean-Claude Grumberg’in adını ilk kez bu kitapla duydum: Yüklerin En Değerlisi-Bir Masal(1)

Yapı Kredi Yayınları’nın 5584. Kitabı, roman alt kategorisi ile Edebiyat dizisinin de 1606. kitabı. Üçüncü hamur kâğıttan sayfalara ve karton bir kapağa sahip, 64 sayfadan oluşuyor. 13,5 x 21 cm ölçülerinde. ISBN kodu da 978-975-08-4698-4.

Kitabı Fransızcadan birçok eseri dilimize kazandıran, aynı zamanda Meydan Larousse’nun çeviri kurulunda da yer alan Aysel Bora çevirmiş. Kapak tasarımı da Nahide Dikel’e ait.

Türkçedeki birinci baskısı olan ve Mart 2020 tarihini taşıyan Yüklerin En Değerlisi-Bir Masal, ilk olarak 2019 yılında Paris’de La plus précieuse des marchandises-Un Conte (2) adıyla yayınlanmış ve aynı yıl Kütüphaneciler Ödülü Jüri Özel Ödülü ve L’Express – BFMTV Okuyucu Ödülü’ne layık görülmüş.

Yaptığım taramalar esnasında Grumberg ile ilgili kitap hakkında yapılan bir TV programına rastladım. Konuşulanları anlamasam da yazarı tanımak adına izlenmeli diye düşünüyorum. (3)

Oku-yorum:

Kitapların arka kapağında yer alan tanıtım yazılarını okumaya ayrıca bayılırım. Kitap hakkında küçük küçük fikirler veriyorken, küçük bir delik açarak içini görmenizi sağlıyor ama buradan bütünü göremeyince merak tarafınız kışkırıyor.

Bu seferki de böyle olmuş. “Hah yakaladım!” dediğiniz masalsı bir dünyanın ardında bir başka kocaman gerçek dünyanın varlığını hissediyor, bir an önce kapıyı aralama güdünüz sizi dürtüklüyor.

Şöyle sesleniyor kitabın arka kapağı:

““Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar kocaman bir ormanda yoksul bir oduncu adam ile yoksul karısı yaşarmış. Hayır hayır hayır hayır, içiniz rahat olsun, Parmak Çocuk değil bu. Hiç ilgisi yok. Sizler gibi ben de o gülünç hikâyeden nefret ederim. Besleyemedikleri için çocuklarını terk eden analar babalar nerede, ne zaman görülmüş? Geçelim…

Her neyse, bu kocaman ormanda büyük bir açlık ve büyük bir soğuk hüküm sürermiş. Özellikle de kışları. Yazları ormanın üzerine kavurucu bir sıcaklık çöküp o şiddetli soğuğu kovar, püskürtürmüş. Buna karşılık açlık, özellikle bu ormanın etrafının dünya savaşıyla kasılıp kavrulduğu o zamanlarda açlık hiç eksilmeyen bir şeymiş.

Dünya savaşı, evet evet evet evet evet.”

Yazar ve senarist Jean-Claude Grumberg’in kaleminden büyüsünü yitirmiş bir dünyada yaşayan insanlar için hüzünlü bir masal. Belki de gerçeğin ta kendisi.”

Kitabın içerisinde hem kitabın yazarı Jean-Claude Grumberg ve çevirmeni Aysel Bora hakkında kısa bir biyografik bilgilendirme var.

Para karşılığı birilerine satılan Parmak Çocuk masalına gönderme yaparak başlayan bir masal, bir küçük roman. Kitapları anlayabilmek için yaratanını tanımak bu açıdan önemli işte. Yazarın yaşadıklarını önceden bilince aslında masallaştırılmış anı demek daha uygun düşüyor.

Nazi toplama kamplarına insan taşıyan trenlerin birinden, 49 no.lu katarın camından bir umutla atılan bir bebeğin ve onu tren tanrılarının kendine lütfu olarak gören yoksul oduncu kadının masalı… Kocası o trenleri yük treni olarak tanıtmıştır kadına. O yüzden de bu yük teninden gelen bebeğe kadın “yüklerin en değerlisi” der.

Masal kısmen mutlu sonla bitiyor olsa da, anlatıda geçen tren yolculukları, kampların durumu hep akılda kalıyor ve güzel bir sona rağmen çok sevinebildiğimi söyleyemeyeceğim. Acıyı o kadar kısa ama bir o kadar da derinden vermiş ki yazar, dolu gidip boş dönen katarlar sanki önümden geçtiler bir bir.

Ya berberin bütün acılara rağmen diri tuttuğu umudu. Acılara bu denli katlanabilmesine tek dayanak o umuduydu aslında, bir ağrı kesici gibi. Ne zaman yansa yüreği bir doz umut alıyordu. Annenin feryadını anlatmaya kelimeler yetmez, satırlardan fırlayan koca bir çığlık oluyor. İçine gömdüğü acısını kızına umut olarak sunarak…

Bütün dayatmalarına rağmen o yavruyu büyütmek gayreti içi yakıyor. Çünkü o toplumun baskılarına neden olan “kalpsiz” değildi. Olamazdı da. O bebekti ve masumdu. Aksine onun hayata tutunmaya çalışan bir kalbi vardı. Reşat Nuri’nin bir sözü geldi aklıma: “Kalpler kiralık evler gibidir, kim daha çok verirse o gelir yerleşir…” Tam böyle miydi bilmiyorum ama mealen tam da buydu. Kalp de akıl gibi kendine yüklenen yolda gidiyor. En azından gitmek istediği kendi yolunu bulana kadar.

Satır aralarında toplumu saran pogromu, cadı avına çıkanları, tanrılara kurban edince bütün sıkıntıların gideceği inancı taşıyan ilkel insana dönüşen kalabalıkları da gösteriyor yazar. Bunların yanında cehalete övgü gibi dursa da, bilmekten öte saf sevgi ve inancın yüceltilmesidir aslında oduncu ailenin duruşu.

Masalın sonunda da bir “Son Söz” ile “Gerçek Hikâyelerin Meraklısı İçin Ek” başlıklı yazılar yer alıyor.

Bütün önyargılara rağmen sevebilince nelerin başarabildiğini anlatan bir hisse ile taçlandırıyor masalın son sözünde yazar:

“İşte gerçek hayattaki gibi hikâyelerde de var olmayı hak eden tek şey: Sevgi, çocuklara kendi çocukların kadar başkalarının çocuklarına da adanan sevgi. Sevgi, var olan ve var olmayan her şeye rağmen hayatın devam etmesini sağlayan sevgi.”

Muhteşem bir anlatımdı. Kesinlikle okunması, okutulması gereken bir kitap. Öyle çok zamanda almıyor. Masal kıvamında bir gerçeklik bekliyor okuru ya da belki de en doğrusu gerçeğin masallaştırılması ama gerçeklikten hiç kopmadan.

Bu arada kitap içerisinde geçen birkaç kelimeyi ben ilk kez duydum. Kelime sandığıma özenle yerleştirdim. Paylaşmak da en güzeli elbette:

Pogrom; dinsel, etnik veya siyasi nedenlerle bir gruba karşı yapılan şiddet hareketleriymiş ve bu şiddet hareketleri genellikle evleri, işyerlerini veya ibadet yerlerini tahrip etmek, insanları dövmek, yaralamak, tecavüz etmek veya öldürmekten oluşurmuş. (4)

Yiddiş, yidiş; yaklaşık olarak 1000 yıldan fazla bir süreden beri Avrupa’da yaşayan Aşkenaz Yahudîlerinin kullandığı bir dilmiş, Kimi kaynaklarda “Yahudi Almancası” olarak da geçermiş. (5)

Kalpsizler; Hıristiyan inancına göre İsa’yı yakmak isteyen Yahudilere gönderme yapılarak kullanılan bir aşağılamaymış. (Çevirenin notu)

Not alı-yorum:

  1. “Bu dünyada hiç kimse sevilen bir varlığın hayatı ya da kendi hayatı dahi olsa bir şeyler kaybetmeye razı olmadan hiç bir şey kazanamaz.” (Sayfa 49)

Başvurular:

  1. Yüklerin En Değerlisi-Bir Masal
  2. La plus précieuse des marchandises-Un Conte
  3. Jean-Claude Grumberg nous raconte «La plus précieuse des marchandises»
  4. Pogrom
  5. Yiddiş, Yidiş

 

JEAN-CLAUDE GRUMBERG (1936)

24 Mart 2020 – Ankara

Jean-Claude_Grumberg_par_Claude_Truong-Ngoc_novembre_2013

Yapı Kredi Yayınları Kızılay Şubesi’nden yeni çıkanlar bölümünden aldığım Yüklerin En Değerlisi-Bir Masal kitabı ile adını duyduğum Jean-Claude Grumberg, 26 Temmuz 1939 Paris doğumlu, Yahudi kökenli, yazar ve senarist. (1) (2)

1942 yılında babası ve büyükbabası Nazilerin ölüm kamplarına alınan yazarın çocukluğu, kardeşi ile birlikte 500 kadar çocuğun bu barbarlıktan korunmaya çalışıldığı MOISSAC Çocuk Evi’nde (3) geçer. Burada geçirdiği günler ve Nazi zulmü eserlerine sıkça konu olur ki, zaman zaman Moissac’ı ziyaret eder. (4)

Oyun yazarı olmadan önce, terzilik de dahil çeşitli işlerde çalışır.

1968 yılında yayımlanan ilk kitabı Demain une fenêtre sur rue (5), aynı yıl Marcel Cuvelier tarafından Fransız Alliance Tiyatrosu’nda sahnelenir. Bu başarı onu hem şaşırtır hem de cesaretlendirir. Bundan sonra hayatına yazar olarak devam etmeye karar verir.

Asıl ününe ise 1979 yılında yayımlanan ve sahnelenen Birinci Dünya Savaşı sonrasında bir dikimevi atölyesinde Holokost travması ile yaşamayı anlattığı L’Atelier (6) (7) oyunu ile ulaşır.

Elliden fazla eseri bulunan Grumberg’in bu notları kaleme aldığım sıralarda Türkçeye çevrilmiş iki kitabı bulunuyordu: La plus précieuse des marchandises-Un conte (Yüklerin En Değerlisi-Bir Masal)(8) ve Les Vitalabri (Çabuksığınlar)(9) Her iki kitap da Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış.

Bir çok sinema filmine ve televizyon dizisine de imza atana Jean-Claude Grumberg ismini biz daha çok ünlü yönetmen Costa Gavras ile birlikte gerçekleştirdiği 2002 yapımı Amen (Amin) (10), 2005 yapımı Le couperet (Ölümcül Çözüm) (11) filmlerinden hatırlarız.

TÜRKÇEDE JEAN-CLAUDE GRUMBERG:

yuklerin-en-degerlisi   ed278785-c2cf-4977-9b4e-5a89be64be10

BAŞVURULAR:

  1. Jean-Claude Grumberg (Fransızca)
  2. Jean-Claude Grumberg (İngilizce)
  3. Moissac Çocuk Evi
  4. “Senarist Jean-Claude Grumberg Moissac’a döndü”
  5. Demain une fenêtre sur rue
  6. L’Atelier (Kitap)
  7. L’Atelier (Oyun hakkında)
  8. Yüklerin En Değerlisi – Bir Masal
  9. Çabuksığınlar
  10. Amin
  11. Ölümcül Çözüm