Altına Hücum (1927)

Slayt1

Slayt3

BAŞLAMADAN:

Der Schatz der Sierra Madre (Altına Hücum) ile Traven okumalarına devam. Bu kitap Traven’in yayımlanan üçüncü romanı (1927) olmasına rağmen, en çok bilinen romanı sanırım. İnternet ortamında araştırmaya yapmaya kalkınca ilkönce bu kitap/film çıkıyor karşımıza. Abartmak gibi olmasın ama Traven denince belki de ilk ve tek akla gelen kitap.

TreasureOfSierraMadre

Kitabı sahaflardan elden almış olmalıyım ki, ne bir fatura ne de kitaba da düşülmüş bir not bulabildim. Traven okumaları için kitapların listesini yapıp toplamaya başlayınca hızımı alamamışım belli ki, Altın Hazineleri kitabını da mükerrer almışım. Daha doğrusu aynı anda ve aynı yerden almayınca içeriklerini kontrol etme şansım olmadı. Bu kitaba da en azından çeviri farklılığı açısından göz atmayı planlıyorum.

Olurda ilk baskısından okuma isteyen dostlar olursa diye kitabın orijinal baskı paylaşım adresini de paylaşmak istedim. (K-1) Kitaba hakkında oldukça güzel bir inceleme yapılmış okumak gerekiyor. (K-2)

Kısa kısa yirmi üç bölümden oluşuyor olsa da roman, aslında birbirinin devamı olan üç hikâye anlatılıyor:

  1. İlk bölümde, işsiz dolaşan Dobb’un şehirdeki dilenci yaşamı ile petrol kuyularında çalışmak için gayreti;
  2. İkinci bölümde, petrol kampları sökme işlerinde çalışmaları ardından bir dönem Amerika ve Meksika’yı kasıp kavuran altın arama işinde çalışma heyecanı;
  3. Üçüncü bölümde ise, altın arama çalışmaları, tespit edilen madende geçen günler, haydutla ve hükümet kolluklarına ilişkin korkular, yaşanan gerginlikler, ekibin hazin sonu ile uçup giden hayaller. Altının arama üzerine anlatılan efsanelerin gerçekleşmesi, yok edici lanetin gerçek olması.

*    *    *

Altına Hücum, 1948 yılında yönetmen John Huston tarafından “The Treasure of the Sierra Madre” adıyla sinemeya uyarlanmış. Filmin kadrosu yıldızlardan oluşuyor: Humphrey Bogart (Fred C. Dobbs), Walter Huston (Howard), Tim Holt (Bob Curtin)

Filmi izlemek isterseniz: The Treasure of the Sierra Madre (1948)

Kitap için iyi okumalar, filmi için iyi izlemeler…

OKURKEN:

Kahramanımız Dobbs işsiz güçsüz biridir. Tampico’da meydanda dilenerek yaşamını idame ettirmeye çalışır. Oso Negro otelinin (ki daha çok misafirhane) bahçesinde bulunan tahta barınaklarda yaşamakta, duşuna da şehrin epey dışında kalan bir ırmakta almaktadır.

Birlikte kaldığı oda arkadaşlarından biri olan Barber ile petrol kuyularında çalışmak için yola çıkarlar. Yolda bir Kızılderili de peşlerine takılır ve onlarla birlikte kamplara gitmek ister. Burada beyazlar ve Kızılderililer arasında ki sınıf ayrımı o kadar belirgin ki, işe alınmaları, ücretleri, yemek yedikleri ve yattıkları yerler bile birbirinden ayrı ve kalitede.

Rastladıkları kampların bir kısmı petrol bulunamadığından kapanmıştır, çaresiz şehre geri dönerler ve Barber’la yolları ayrılır.

Hikâyenin ikinci bölümüne konu ilişkiler başlar burada. Dilenmek için gittiği bir Amerikalı (Pat Mc Cormik) ona petrol kampı sökme işinde çalışmayı teklif eder. İki dolara bile razı olduğu iş bakarken altı dolarlık bir işi reddetme şansı olmaz. Günde 16-18 saat çalışılmaktadır, güneş gölgede bile durulmaz durumdadır ki petrol kulelerinde gölge de yoktur. Böyle çalışmalarına rağmen paralarını bile Pat’i tehdit ederek alabilirler.

Ellerindeki parayı bitirmeden bir iş yapmaya niyetlenirler. Curtin aslında petrol değil altın aramak için gelmiştir bu ülkeye ancak malzeme alacak parayı bulamadığından, olsa bile sonunca bir şey elde edemeyecek kadar riskli olduğundan bir türlü başlayamamıştır. Altın arama fikri Dobbs’ın da ilgisini çeker. Oteldeki odasına yerleşmiş olan üç Amerikalının altın üzerine konuşmaları iyice körükler bu isteğini. Yaşlı Howard bu konuda oldukça şey bilmektedir ve dediğine göre dünyanın birçok yerinde altın aramıştır, bulmuştur ancak hırsına yenik düştüğünden kaybetmiştir hepsini.

Howard’ın altının laneti üzerine anlattıklarına rağmen onu da aralarına alırlar ve hikâyenin üçüncü bölümü başlar. Sierra Madre’nin yüksek bir bölesinde Howard’ın önerisiyle altın tozu yıkmaya ve toplamaya başlarlar. Hep aynı şeyleri, aynı kişilerle yaşamaktan dolayı psikolojileri gittikçe bozulur. Buldukları madende adam başı 15.000 dolar kadar birikim elde ederler. Bu hayallerinin oldukça üzerindendir ancak hırs o kadar kaplar ki ruhlarını biraz daha biraz daha derken bırakamazlar. Ta ki, Robert Lacaud adına bir başka altın arayıcısı aralarına katılana kadar.

Onunla birlikte haydutlar da gelirler kamplarına. Mevzilerinin iyi olması ve başarılı bir taktikle çatışırlar, haydutları arayan askerlerin yetişmesiyle de kurtulurlar. Askerler bizimkilerden habersizdir ve dertleri haydutlar kovalamak olduğundan şans eseri kurtulurlar. Ancak, bu çatışma ile korku ve kaygıları artmıştır, artık gitmeleri gerektiğini düşünürler. Çalıştıkları madeni iyice kapatırlar ve dönüşe geçerler. Kafasının içinde onlarca efsane dolaşan ve bu efsanelerin peşini bırakmak istemeyen Robert onlarla gelmez.

Altın arama izinleri olmadığından askerlere, geçimleri insanları soymak olan haydutlar yakalanmadan, avcı olduklarını söyledikleri köylülere durumu çaktırmadan yol almak zor olur. Hatta bir keresinde köşeye sıkışırlar ancak pratik zekâlı Howard’ın köylülerden birinin çocuğunu kurtarması ve doktor sayılması sayesinde bu beladan da kurutulurlar. Ancak, köylüler Howard’ı ısrarla misafir etmek istediklerinden daha sonra Tampico’da buluşmak üzere sözleşerek Curtin’le Dobbs yola devam ederler.

Altın’ın laneti bundan sonra başlar. Dobbs, Howard’ın payını gereksiz yere taşımaktansa aralarında paylaşmayı ve ihtiyarın bulamayacağı kadar uzaklara gitmeyi teklif eder ancak Curtin bunu ahlaki bulmaz ve kabul etmez. Konu bir kez bu şekilde açıldığından artık geceler birbirlerinden şüphe duyarak ve korkarak geçer. Nihayetinde de Dobbs’ın Curtin’i vurmasıyla sonuçlanır.

Curtin’in ölmüş olması onu rahatlatmaz, işi kesin bitirmek için döner bir kez daha ateş eder. Sonrasında paranoyak korkular ve kaygılar başlar, cesetten kurtulmak ve gömmek için aradığında ise Curtin’i bulamaz. Raskolnikov (Suç ve Ceza – F. M. Dostoyevski) benzeri içinde muhasebe, vicdani çatışmalar başlayana Dobbs için her çalının hareketi, duyduğu her ses artık onun korkularını tazeler.

Zorlu bir yolculuktan sonra bir yerleşim yeri girişinde yolu tutan haydutlarca durdurulan Dobbs, avcı sanılarak bütün eşyaları istenir, vermek istemeyince de öldürülür. Topladıkları altın tozları haydutlarca anlaşılamadığından derilerin ağır çekmesi için aralara sıkıştırılmış kum torbaları olarak düşünülür ve boşaltılarak atılır.

Bu soygundan elde edilenleri satmak için götürdükleri yerde eşekler ve eşyaları tanıyan köylüler, durumu Howard’a haber vermek için ona haberci gönderirler, askerlerin de desteği ile haydutları yakalarlar. Bir Kızılderili tarafından kurtarılarak sağlığına kavuşan Curtin’den Dobbs’ın ihanetini ve yaptıklarını öğrenen Howard, hikâyenin kalanını da Curtin ile birlikte haydutlardan dinlerler.

Yıllarca uğraşıp didindikleri altın, rüzgârın da yardımıyla tekrar kendi doğasına dönmüştür. Geriye altının laneti kalmıştır. Boşa giden emekler, savrulan hayaller, yıkılan dostluklar ve güven, aç gözlülüğün getirdiği yıkımlar…

*   *   *

Roman oldukça keyifle okunduğundan kitabın sayfalarını peş peşe çeviriveriyor insan. Macera romanı olmanın ötesinde kitabın arka planında ekonomik kriz, işsizlik, ağır çalışma koşulları gibi kapitalizmin vahşi süreçleri, zenginleşme hırsının bireyin ve toplumsal yapılarda meydana getirdiği insani, vicdani, ahlaki çöküntüler ince ince çok güzel anlatılmış.

Amerikalıların sömürgeci yaklaşımları ile Avrupalıların keşifler zamanında işlemiş oldukları katliamlar, kölecilik, asimilasyon gibi gayri insani yöntemleri de romanın satır aralarında çok güzel işlenmiş.

*    *    *

Çevirmen birçok terimi ve deyimi çevirmeyerek çok farklı bir tat katmış okumaya. Bunların anlamlarını bularak sayfanın altlarına dipnot olarak eklemeye çalıştım. “Comide corrida (bizdeki fast food)”, “Casa des houspedes (misafirhane)”, “Caramba (Kahretsin!)”, “Hombre (Adamım, yerine göre beyler)”…

“Ağız tuvaleti bitince” (S. 15) diye bir cümle var ki, böyle bir ifadeyi ilk kez duydum. Kitabın orijinalinden anlamaya çalıştım bunun ne olduğunu ancak başaramadım. Mantık yürütmeye çalışarak, bununla kürdanla yapılan diş temizliği ya da ağzın gargara yaparak temizlenmesi kastedilmiş olmalı diye düşünüyorum.

Daha önce Ölüm Gemisi (K-3) romanında geçen kutsal içki yasağına burada da bir gönderme yapılmış. 1920 ile 1933 yılları arasında yaşanan bu yasak çerçevesinde ülke çapında alkolün üretilmesi, satılması ve taşınması yasaklanmıştır. (K-4)

*    *    *

Altın arama hikâyeleri, hazinelerin bulunduğu yerlere ilişkin gizemler öyle tanıdık geldi ki… Köyümüz gerek antik gerekse yakın çağda birçok medeniyetin merkezi olması, meşhur baharat yolunun köyümüzden geçmesi gibi nedenlerle define arayıcıları için kıymetli bölge sayılıyordu. Babamın davar çobanı olması, buna bağlı olarak da civar köyler de dahil tüm merayı karış karış biliyor olması nedeniyle definecilerin soracağı çok şeyin olduğu biriydi. Ellerine nereden geçtiği ayrı bir gizem olan haritalarda bahsi geçen işaretleri babamın “Evet var öyle bir yer” diye onaylamasıyla ve bulundukları yerleri tarif edişinde o hazineye adım adım yaklaştığını düşünen harita sahiplerinin gözleri ışıldardı.

Neler yoktu ki bu işaretlerde: At nalı şeklinde çukurlar, sacayağı şeklinde dizilmiş kara kayalar, eski çeşmeler, ulu çınarlar… Bunların pek anlamı olmazdı benim için ama o hazinelerin koruyucularına dair hikâyeler muhteşem etkilerdi beni. Tam küpü çıkaracakken ortaya çıkan garip yaratıklar, periler, duasız açılınca toza dönüşen çil çil altınlar, bu hazineyi bulanların yakasını bırakmayan musibetler, sebebi açıklanamayan ölümler, ağzı yüzü yamulanlar, akli dengesini yitirenler. Asker ve polise yakalanma korkusundan daha büyük bir derttir ekip arkadaşlarının arasında oluşacak ihanet.

Hikâyenin içerisinde geçen Yeşil Göl hazinelerin yerini gösterecek dört tepenin aynı hizada görülmesi gibi gizemli noktalar sanırım her definecinin bilgi dağarcığında vardır. Ağaç gölgelerinin düşmesi, ışığın kırılması, mezara, çeşmeye uzaklık, bir kayadan bakınca diğerlerinin görünmemesi ya da tam tersi öyle bir noktadan bakınca üçünün dördünün bir arada görülmesi…

*    *    *

Kitap da bir de dikkatimi çeken şu ifade oldu: “Amerikalı süt çocuklarını Hunların tüfeklerinden korumak için Fransa’da savaşmadıklarından….” (S-80) Bununla acaba Türkler mi kastedilmiş yoksa Macarlar (Hungary)mı? Kitaba konu tarihlerde ne Türkler ile Fransızların, ne de Macarlarla Fransızların arasında bir savaş yoktu. Ben bir açıklamasını bulamadım şimdilik.

*    *    *

Howard’ı doktorluk(!) noktasına getiren bilgilerin zamanında “Christian Scinece (Hıristiyan Bilim” ve “New Thought (Yeni Düşünce)”un basitleştirilmiş birimleriyle fazla haşır neşir olmasından geldiğini öğreniyoruz. (S-201)

“New Thought” anlayışını ortaya atan Phineas Parkhurst “Park” Quimby, kendisi ilaç tatbik etmez ve dışarıdan gözlemlenebilecek bir uygulama yapmaz, sadece hastalarının yanına oturur ve onlara onların aslında ne hissettiklerini anlatırmış. Onun anlatımları tedavinin kendisiymiş. Eğer yanlış kanaatleri düzeltmekte başarılı olabilirse, hastanın vücudunun sıvılarını değiştirmiş ve hakikati, diğer adıyla sağlığı, tesis etmiş olurmuş.

Mary Baker Eddy (1821-1910) ise Quimby’nin hem hastası hem öğrencisidir. “Christian Scinece” fikrini ilk kez 1875 yılında yayımlanan Science and Health (Bilim ve Sağlık) kitabında ortaya atmış. Bu düşünce biçimi zamanla mezhebe dönüşmüş ve Science and Health bu mezhebin İncil’le birlikte okunan kutsal kitabı haline gelmiş. Dört yıl sonra da Eddy, Boston’da ilk Bilimci İsa Kilisesi’ni kurmuş. Halen kiliseleri ve binlerce inananı bulunan bu mezhep, ruhanî gerçekliğin asıl gerçeklik, maddî âlemin ise bir yanılsamadan ibaret olduğunu kabul eden felsefi ideacılığı benimsemiş. Onlara göre hastalıklar ve ölümler hatalı inançlardan kaynaklanan yanılsamalardan ibaretmiş. Hastaların ilaç kullanımıyla değil, o yanlış inançları düzeltecek özel dua uygulamalarıyla tedavi edilmeleri gerektiğine inanırlarmış. (K-5)

*    *    *

Karşıma çıkan bir bilgi de şu oldu: Mexico City’deki Guadalupe bölgesinde bulunan “Madonna (Meryem Ana)” bazilikası, dünyanın en çok ziyaret edilen Katolik hac bölgesi ve dünyanın en çok ziyaret edilen üçüncü kutsal bölgesiymiş.

Buraya yapılan hac ziyaretleri çok ilginç geldi. Hacılar, katedralden başlayıp Cerrito de Tepeyacac tepesinde bulunan Madonna (Meryem Ana) noktasında (K-6) son bulan 5 kilometrelik yolu dizlerinin üzerinde kat ediyorlarmış. Bu arada yemek içme yokmuş, yol boyunca sürekli Ave Maria okuyarak ve mum yakarak ilerliyorlarmış, mum sönünce durup yenisini yakıyor, yola öyle devam ediyorlarmış. Üç gün gece kalıp burada ibadet etmek en kutsalıymış. İnanışa göre 1531 yılında Madonna bu tepenin üzerinde Kızılderili Quauhtlatohua Juan Diego’ya üç kez görünmüş ve adamın paltosuna resmini bırakmış.

1

2

İnternet ortamında arama yapınca oldukça farklı yorumlara denk gelinen Ave Maria’nın benim en beğendiğim André Rieu & Mirusia’nın yorumu oldu. (K-7)

KALANLAR:

“O hazine ki, bir gezintiye bile değmediğini düşünürsün, aslında bulmak için yaşamının kısa geleceği “gerçek hazine”dir. Senin düşlerindeki parlak hazine ise bunun tam karşıtıdır.” (İç kapak)

“Para kazanmak için ne yapmalı? Herkes bilir ki eğer biraz paran varsa çokçasını kazanmak kolaydır. Ancak, hiçbir şeyi olmayan biri için, bu basit soruya cevap bulmak zordur.” (S-5)

“Size, iş arayanın her zaman iş bulduğunu söyleyecek kişiler vardır. Ne yapıp edip bu kişilerle karşı karşıya gelmemelidir insan. Çünkü bunlar zaten hiçbir zaman size önerecek küçük bir iş bulamazlar. Böyle konuşanlar, yaşamdan ne denli habersiz olduklarını gösterirler yalnızca.” (S-5)

“Kiliseye gitmek isteyen her zaman bir kilise bulur. Gemicinin yemek yediği masaya ya da yatakhanesine kadar bir kilise getirip onu, onun sıralarından kalma azıcık dinden de iğrendirmeye ne gerek var?” (S-27)

“Şimdiye kadar hiç kimsenin yeni bir düşüncesi olmamıştır. Her yeni düşünce, başka adamlardan çıkmış, binlerce farklı düşüncenin billurlaşmasından doğar: Birden birisi doğru sözcüğü ve bu yeni düşüncenin tam ifadesini bulur. Ve bu sözcük söylendiği anda yüzlerce adam uzun süredir bu düşünceye sahip olduklarını anımsarlar. Bir adam bir tasarı hazırlamaya başlarsa çevresindeki birçok kişinin aynı ya da çok benzer bir tasarısı olduğuna emin olmalıdır. Bu nedenle kitle hareketleri bir yangın gibi yayılırlar.” (S-55)

“Ortada bir şey yokken arkadaşlık iyidir ama külçeler arttıkça arkadaşlık düşmanlığa dönüşür.” (S-56)

“Bir kumarhaneden istediği zaman çıkabilir insan. Ama altına öyle yapışır ki hiç bir şey onu kurtaramaz.” (S-56)

“Altının kendisine sahip olan kişide geliştirdiği tek erdem, hırstır.” (S-64)

“İnsanları bu kadar değiştiren şey altın değil, onun verdiği güçtür.” (S-64)

“İnsan zengin olunca her şey başka bir görüntüye bürünür; bir anda hiçbir şeyi olmayanlara düşman kesilir ve yeni duruma uygun bir azınlığa katılır. Sürekli uyanık olmak zorundadır artık. Hiçbir şeyi olmayan insan midesinin ve onu doldurabileceklerinin kölesidir. Mal mülk edinince de ona köle olurlar.” (S-74)

“Bir an gelir ki, insan artık anılarının yükünü kaldırmaz olur… Anılardır ruhu kemiren.” (S-78)

“Aylardır yeni bir surat görmedik, ondan bu. Evli çiftlerde de böyle oluyor herhalde. Önce yarım saatlerini ayrı geçiremezler, sonra birlikte kalmak zorunda olunca ve konuşacak yeni bir şey bulamayınca birbirlerinden nefret ederler ve zehirlemeye kalkarlar.” (S-83)

“Ne altına ne de gümüşe ihtiyacım var benim. Yiyeceğim bol, iyi ve güzel bir karım, çok sevdiğim bir oğlum var. Altını ne yapayım? Toprak kutsaldır, mutluluk getirir, meyve de öyledir, sürülerim de. Altın ile gümüş mutluluk getirmez. Siz İspanyollara getiriyor mu ki? Altın için birbirinize kin duyuyor, birbirinizi öldürüyorsunuz, hayatınızı mahvediyorsunuz altın için. Biz hiçbir zaman altının kölesi olmadık. Biz altın güzeldir dedik, onunla yüzükler mücevherler yaptık, kadınlarımızı ve tanrılarımızı süsledik. Güzeldir çünkü. Onu “para” yapmadık. Bizim halkımız da, vadideki diğer halklar gibi altın için savaşıp dövüşmedi. Toprak için, tarla, ırmak ve göl için, kent, tuz ve sürü için çok dövüştük. Ama altın ve gümüş için, asla! Onlar göze güzel görünür. Eğer açsam yutamam onları; yani değersizdirler. Altın, açan bir çiçek, cıvıldayan bir kuş kadar güzeldir. Ama çiçeği midene sokarsan güzelliği kalmaz, kuşu pişirsen ötmez bir daha.” (S-133)

• “Meksika’ya egemen oldukları üç yüz yıl boyunca, İspanyollar hiçbir dönemde, bütün ülkeyi tam anlamıyla ellerine geçiremediler. Her zaman bir köşede bir gürültü, bir hoşnutsuzluk ya da bir isyan vardı. Bir yanda şiddetle bastırılan isyan, başka bçr köşede patlak veriyordu.” (S-135)

“İşler ihtiyar bir keçinin eti kadar serttir, üzüntü verirler insana.” (S-151)

“Kavgalar hep karşılık verme yüzünden olur. Birinin, küfürlere, suçlamalara ve çirkin benzetmelere cevap vermeden sakin davranacağı beklenemezdi.” (S-154)

“Hayatta o kadar çok söz verir ki insan, eğer tümünü yerine getirmeye kalksa yaşamaya zamanın kalmaz.” (S-157)

“Yağ, çelik, demiryolları kralları da bugünkü durumlarına gelemezlerdi, eğer vicdan denilen şey kendilerine bir güçlük çıkarsaydı.” (S-158)

“Cinayet, yapılabilecek en kötü iştir. Ama bir celladın vicdanı tarafından rahatsız edildiğini hiç duymadım. Sing-Sing’deki Mc Dollin yüzlerce adam gönderdi elektrikli sandalyeye, neredeyse bundan zevk aldığı söylenebilir. Geceleri rahatça uyuyordu yatağında, vicdan falan düşünmeden. Belki de dört düğmeye dört ayrı adamın aynı anda basması ve hangisinin ölümü getirdiğinin bilinmemesindendir. Ama Mc Dollin mahkûmu sandalyeye bağlar… O kadar adam öldürmesine rağmen, saygıdeğer bir devlet memurudur yine de.” (S-165)

“Ardınızda hapishane, cellat ya da yağlı ip varsa konuşur vicdan! Yakalanmazsa ya da cezasını çekip çıkarsa, ölünün hayaleti de gelmez peşinden.” (S-166)

“Hiçbir deneyi olmadığı halde, sürekli olarak vicdandan söz edip insanın moralini bozan kişileri bastırmanın nedenli kolay olduğunu düşündü. İğrenç yaşantıları boyunca başkalarını korkutmak için yazıp çizdiklerinin yalan olduğunu kanıtlamak çok kolaydı. Eğer inanırsa, vicdanı vardır insanın, buyruk üzerine işler ancak vicdan. İnanmayanı da hiç rahatsız etmez.” (S-166)

“En çok şanslı olanlar en büyük katillerdir. Ne yaparsa yapsın, kışına en çok tekmeyi yiyen de namuslu adamlardır.” (S-167)

“Uygar bir insan kadar pis hayvan yoktur ve günlük pisliği, insanın yaşamak için gerekli sandığı yüzlerce nesnenin üretimi kadar güçlük, emek ve düşünceye mal olur.” (S-180)

KAYNAKLAR:

  1. Der Schatz der Sierra Madre (PDF-1927 basımı)
  2. The Treasure of the Sierra Madre (Kitap incelemesi-İngilizce)
  3. Ölüm Gemisi (Say Kitap Pazarlama,1983)
  4. Kutsal içki yasağı
  5. “Christian Scinece (Hıristiyan Bilim” ve “New Thought (Yeni Düşünce)”
  6. Cerrito de Tepeyacac Madonna Parkı
  7. Ave Maria – André Rieu & Mirusia

23.10.2019 – Ankara

One thought on “Altına Hücum (1927)”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s