Kılıçtan Keskin Dudaklar (1996)

Kapak

künye

BAŞLAMADAN:

Kitabı, 31.07.2019 tarihinde www.ucuzkitapal.com sitesinden yaptığım toplu siparişle almışım. Bu siteden 1,00 TL ile 5,00 TL arasındaki indirimli kitaplardan kendimce okumaya değer bulduğum ne varsa hepsini almaya çalışmıştım. Kılıçtan Keskin Dudaklar da % 90 indirimli olarak 1,00 TL’lik kitaplar grubundaydı. Kitap ve yazarı hakkında herhangi bir bilgim kitabı okumaya başlayıncaya kadar yoktu. Alım esnasında beni çeken en büyük unsur Varlık Yayınları’ndan çıkmış olup da bu fiyata olması oldu.

* * *

Dediğim gibi ne kitap ne de kitabın yazarına ilişkin herhangi bir bilgim yoktu kitabı elime alıncaya kadar. Bu aslında içinde iki ayrı ayıp da barındırıyor. Birincisi ki en önemlisi bu bence; benim adını bile ilk kez duyduğum Vicente Aleixandre, 1977 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş. İkincisi de; uzun zamandır elime şiir kitabı almamış olmam.

Şiire zaman ayırmamak ne kötü. Oysa okuma dünyasının havalandırması gibi onlar nefes aldıran. Telaşın hızını düşürerek dinginlik verir ruhlarımıza. Hepimiz için aradan çıkartılacak eserler olmayıp ihtiyaç aslında bu yüzden de.

Hemen “her Nobel Ödülü alan bilinmek, okunmak zorunda mıdır” denilecektir diye düşünüyorum. Bence evet. Ödül aldığından değil bu zorunluluk, mutlak en önemli edebiyatçısı da sayılmaz o ülkenin elbette bu ödüle layık görülmekle ya da ödül alamayan yazı ustaları daha az değerli değillerdir. Ancak, yine de o ülkenin kültür temsilciliği ona verilmiştir, o temsiliyetten de yararlanmak okurlar için bir nimet sayılmalıdır.

Her türlü eleştiriye açık olmak kaydıyla, her edebiyatçının gerek kendi yerelinden tatlar vardır eserlerinde ne kadar küresel olsalar da. Bu yerel dokunuşları yakalayabilmek hoş olur kanaatindeyim. Bence reddediş tavrı kişi üzerinden değil de eserleri üzerinden yapılsa daha anlamlı. Zira her ürün mutlak kalite demek değildir ama onu üretende bir üretim kalitesi vardır.

OKURKEN:

Her zamanki gibi kitabı hissedebilmek için önce şairle tanışmam gerekiyordu. İlk danıştığım yine kitabın kendisi oldu. Kitabı hazırlayan Tuğrul Tanyol’un kitaba yazdığı giriş yazısı gerek şiir çevirisi, gerekse kitabın hazırlanma öyküsü, gerekse de şair hakkında oldukça keyifli bir yazı olduğu kadar, Tuğrul Tanyol’a dair de içinde önemli bilgiler barındırıyordu. Bu yüzden ondan yararlanmamak olamazdı.

Kitabı çeviren yerine kitabı hazırlayan ifadesini kullandım. Zira elimdeki kitap tam bir kitap çevirisi olmayıp şairin ilk üç kitabı olan Ámbito (Çevre) kitabında yer alan Rüzgar”, “Ergenlik” ve “Sahip Olma”; Espadas como labios (Dudaklar Gibi Kılıçlar) kitabında yer alan “Artık Çok Geç”, “Dinlenme” ve “Salon” ile La destrucción o el amor (Yıkım ya da Aşk) kitabında yer alan “Ölümde Sonra”, “Senfonik Gece”, “Ağırlıksız Deniz”, “Haziran”, “Gel Mutlaka Gel”, “Sana Yaşayan Kadına”, “Bilmek İstiyorum”, “Ölen Kıza”, “Işık”, “Siyah Kalp”, “Yavaş Sis”, “Pencere”, “Sevdiler” ve “Ölüm” şiirlerinin çevirisinden oluşuyor.

“Burada Vincente Aleixandre’nun şiiri ilgili bir gözlem, bir inceleme yapmak istemiyorum, ben çeviriyi yaparak görevimi yerine getirdim. Gerçi daha çevrilmemiş çok güzel şiirleri var. Bu kitap daha çok onun erken dönem şiirlerinden yapılan bir seçme niteliğinde. Yine de okur, şairin bazı takıntılarını hemen fark edecektir. Bazı anahtar sözcükler Aleixandre’yu yaşam boyunca tutsak almışa benziyor. Denizin ve denizle ilgili sözcüklerin türlü biçimlerde, renklerde ve tatlarda yinelenmesi, öpücükler, kollar ve dokunuşlardan oluşan ve insan sıcaklığını, beden ısısını sürekli ayakta tutan imge dünyası Aleixandre’yu belki özetlemeye yetmez, ama Akdeniz kıyısının bu ağırbaşlı şairini biraz olsun okura açabilir.”

Kendi şiir kitapları ve denemeleri olan ve hatırlı bir şair kabul edilen Tuğrul Tanyol bile giriş yazısında bahsettiği gibi şairin hiçbir şiirini arkadaşının kütüphanesinde kitabını görünceye kadar okumamış. Bunu okuyunca bir “Oh!” çekmedim değil hani. Vicente Aleixandre ismini ilk kez duymanın mahcubiyetini bu vesileyle biraz üzerimden atıverdim(!) hin bir tutumla.

“Vincente Aleixandre ile tanışmam bundan yaklaşık yedi yıl kadar önce bir arkadaşımın kütüphanesini karıştırırken gerçekleşti. O güne dek hiçbir şiirini okumamıştım ve elimde tuttuğum kitabın karıştırdığım sayfalarında yatan dizeler beni bir anda büyüleyivermişti. Madrid baskılı kitap Aleixandre’nun İngilizce’ye çevrilmiş seçme şiirlerinden oluşuyordu. Daha sonra Fransızca çevirilerini de bulup okuduğum şairin üzerimdeki bu ilk izlenimini sözcüklerle anlatmak mümkün değil. O dostum için bu kitabın herhangi bir değeri var mıydı bilemiyorum, şiire meraklı biri değildi ve kitabın tek bir sayfasını bile açmamıştı. Zaten bir daha da açma fırsatı bulamadı, çünkü kitap o günden beri benim kütüphanemde, Lorca ve Gongora’nın yanıbaşında duruyor.”

Şairin şiirin kendi yazıldığı dilin dışında başkaca bir dile çevrilemeyeceği savına kesinlikle katılıyorum. Şiir başlı başına söz sanatlarını içinde barındırıyorken ve bu sanatlar sadece o dil içinde bir anlam taşıyorken şiiri çevirmek ne kadar mümkün olabilir. Kelimelere sadık kalsa çevirmen sesin o tınısını veremediği gibi mısraları da yavanlaştıracaktır, ahengi yakalayacağım desene başkaca kelimelere yönelmek durumunda kalacaktır. Her iki halde de şiiri çevirmekten ziyade içeriği kopyalanmış ifadesi özgün bir başka bir şiir yazmış olacaktır.

“Aleixandre’yu çevirme isteğim en başından beri vardı. Belki de Verlaine’den bu yana şiirlerinden bir kitap oluşturacak kadar çeviri yapma isteğini bende doğuran ilk şair olmuştu. Verlaine çevirilerim asla bir kitap boyutuna ulaşamadı, Aleixandre’nun da başına aynı şeyin gelmesini istemedim. Türk okuru onu hemen hemen hiç tanımıyor, belki de bu kitapla bu incelikli şair hakkında bir fikir sahibi olacak. Dolayısıyla bunun tam bir çeviri olmasını da istemiyordum. Şiir çevirisi konusundaki kaygılarımı çeşitli kereler dile getirmiştim. Çeviri, Sözcüklerin ardında yatan ruh yakalandığında anlamını bulabilirdi bana göre. İşte o zaman da iş çeviriden çıkıyor ve yeni bir yaratım süreci başlıyordu. Bir şiir başka bir dilde yeniden söylendiğinde ortaya yeni ve o güne dek yazılmamış bir şiir çıkar, çünkü o sözcükler kendi aralarındaki ilişkileriyle o dilde ilk kez o bicide bir araya gelirler. Bu nedenle ortaya çıkan bu yeni şiirin sahibi biraz da, belki de çokça, çevirmenidir.

Bir şiir çevirisi böyle bir anlam taşıyorsa önemlidir benim için. Türkçe’de güzel bir şiir olarak duruyor mu? Bu çok önemli. Sadık kalmak daha önemsiz. Çünkü siz yalnızca sözcüklere sadık kalabilirsiniz, oysa duygu daha önde durmalıdır. Bununla bir şiirden esinlenme yoluyla yazılan şiir onun çevirisidir demek istemiyorum kuşkusuz, sözcüklerin dışına taşma özgürlüğü olmalıdır çeviri yapanın; ve bunu ancak o sözünü ettiğim duyguyu ya da ruhu yakalamak için yapmalıdır.

İspanyolca bilmiyor olmam benim için yine de bir engeldi. Aleixandre ile aramda aracılar olması sevimsiz bir durumdu. Ama sonra şöyle düşündüm: Ben bu şiirleri İngilizce’de sevdim, Aleixandre’yu İspanyolca olarak okuma olanağım yoktu ve belki de hiçbir zaman olmayacaktı. O halde ben bu sevdiğim şiirleri, İngilizce şiirleri Türkçe’de yeniden söylemeliyim.

Şiirleri çevirirken bütün bu sözünü ettiğim duyguları defalarca yaşadım. Ama öyle bir yer geldi ki, önümdeki İngilizce ya da zaman zaman Fransızca metnin, şairin söylemek istediklerini tam olarak karşılayamadığını düşündüm. Aleixandre’nun ne söylemek istemiş olduğunu bulmaya ya da anlamaya çalıştım. Genellikle de bunda başarılı olduğumu düşünüyorum. Bu noktada değerli şair dostum Adnan Özer’in katkılarını yadsıyamam. Çevirileri kimi zaman İspanyolca asılları ile karşılaştırmamda bana yardımcı oldu.”

Bütün bunlara rağmen bir çok ifade şirin okunmasını zorlaştırdığı gibi bazen tatsızlaştırıyor da: “Rüzgâr” şiirinde geçen “Kurdele ve yansıması oluyor/Bakırın, gözlerinde” cümlelerinde “kurdele ve yansıması” ve “Yalnızca tatlı bir otlak olabilir,/Rüzgârın bir anısı” cümlelerindeki “otlak” ifadeleri; “Dinlenme” şiirinde geçen “Ey sen, egemen tenin mermeri” cümlesi; “Ölümden Sonra” şiirindeki “Beni ağırlıksız bir tüy gibi/Kanatlarında taşıyor” cümlesindeki “ağırlıksız tüy” ifadesi; “Gel, Mutlaka Gel” şiirindeki “Orada usulca bırakılan soluk/Metal bir kelebek değil bir esintidir” cümlesindeki “metal kelebek” ifadesi…

Tamam bir şiiri eleştirecek kadar bilgi sahibi olmayabilirim ama yine de -çevirmene de haksızlık etmeden- bir okur olarak bütün bu ifadelerin yerine çeviri esnasında daha başka ifadeler seçilebilirdi diye düşünüyorum. Şairin ilk dönem şiirleri bunlar, cümlelerin sanatsal ifadeler için zorlanıyor olmasını anlıyorum ama yine de bu ifadelerin çok sanatsal olduğuna kendimi ikna edemedim.

Şiirlerin çoğunu bir kaç kez okudum önce içimden sonra sesli. Sesli okuyunca muhteşem bir tını yakaladım kabul ama anlamlandırmak çoğu zaman ya çok zor oldu ya da kendimi ikna edemeyince mümkün olamadı. birden fazla okuyunca yakalayabildim ancak armoniyi, coşkuyu, sisin ardındaki büyüleyici dünyayı.

Satır aralarının dışında da açıktan mitolojik yaklaşımlar hissettiriyor kendini: “Valkyrie’lerle dolu bir salon/ Ya da bayılan hanımlarla.” (21)

Bir de duygunun coşkusu, kışkırtılmış arzular düzeyinde aktarılıyor ki, bir yandan yükselirken heyecanlar erotik çağrışımlarla bir yandan da kapatıp gözlerinizi yaşayabiliyorsunuz varmak istediği yeri: “Kırmızı dudaklarımla emiyorum onu/Dişlerimi etine geçiriyorum./Bütün ağzım aşkla doluyor/Apansız ateşlerle.” (16)

Gerçeküstücülük üstüne öncesinde bilgi sahibi olmadan bu tarz şiirleri okumaya çalışmak beni aşacak öyle görünüyor, çağdaşı Salvador Dali’nin eserlerini de anlamak zor ama nedense görselden daha çok şey çıkarabiliyor insan, cümlelerden o kadar kolay olmuyor.

* * *

Şairle ilgili bilgileri okumaya çalışırken ilk dikkatimi çeken isim farklılığı oldu. Şairin adı “Vicente” olması gerekirken kitabın her yerinde ısrarla “Vincente” olarak geçmiş. Bunun masum bir baskı hatası olduğunu düşünüyorum ki, eğer böyle ise eskiden yapılırdı küçük düzeltme kağıtları konurdu kitabın içine ki Varlık yayınları eski bir yayınevi bunu yapabilirdi.

Bir de Tuğrul Tanyol’un giriş yazısına bakarak; şairin soyadı aldığı eke göre “Aleksandru” şeklinde okunuyormuş gibi ancak, bir İspanyol sitesinde “Aleksandri” olarak telaffuz edilmiş. Çok da önemli değil belki ama birine doğru hitap etmek şık bir davranış bence.

* * *

Kitabın arka kapak uzatmasında (içe doğru kıvrılmış olan) “Kapak tasarımı için Louis Asperslag’ın Exlibris’inden yararlanılmıştır” ifadesi yer alıyor. Exlibris tarihi M.Ö. 1400’lere dayanan bir uygulama. Genellikle kapakların iç taraflarına veya ilk sayfalarına yapılan ve o eserin kime ait olduğunu gösterir bir grafik çalışması. Bir anlamda aslında kitap tapu belgesi. Günümüzde pek anlamı kalmamış diye düşünürken bu konuda bir dernek bulunduğunu ve yayın bile çıkarttıklarını öğrendim: İstanbul Ekslibris Derneği…

Derneğin sitesinde Başkan Hasip Bektaş’ın Exlibris hakkında çok güzel bir yazısı var: “Ekslibris, kitapseverlerin kitaplarının iç kapağına yapıştırdıkları üzerinde adlarının ve değişik konularda resimlerin yer aldığı küçük boyutlu özgün yapıtlardır. Kitabın kartviziti ya da tapusudur. Kitap sahibini tanıtır, onu yüceltir ve kitabı ödünç alan kişiyi geri getirmesi konusunda uyarır. Ekslibris, yer aldığı kitabın değil kitap sahibinin bir göstergesidir; kitap ile kitap sahibi arasındaki bir bağdır. Sözcük olarak “…’nın kitaplığından” veya “…’nın kütüphanesine ait” anlamına gelir. Örneğin üzerinde “Ekslibris Mürşide İçmeli” yazan bir çalışma, “ Mürşide İçmeli’nin kitaplığından” hatırlatmasını yapar ve onun sahibi olduğu kitapların iç kapağında yer alır.” (1)

Bu arada Louis (bir çok yerde Lou geçiyor) Asperslagh, 1893-1949 yılları arasında yaşamış Hollandalı bir ressammış aslında. Bir çok kilise ve tarihi binanın iç süslemelerni yaptığı gibi exlibris konusunda da oldukça tanınmış biriymiş. (2) Yaptığı exlibrisleri görünce bu tür bir çalışmanın keyfi ve anlamı daha bir anlaşılır oluyor. (3) Aşağıda örnek olarak benim beğendiğim bir exlibrisini örnek olarak koydum. Bu exlibrisi
Gart & Anna- Lisa Andersson adına 1952 yılında Belçika’da yapmış, ölçüleri de 66mm x 67mm.

exlibris_17625

KALANLAR:

  • “İçimdeki gece. Ben geceyim
    Gözlerim ateş saçıyor. Narin
    Bir yeşerme ve dilimde
    Büyüyen bir şafak tadı.” (16)

 

  • “Alçak kıyının yanında
    Geri çekilen dar körfez,
    Yosun ve ay salonu
    Orada aşk bir suyosunudur
    Orada ıslak gecelikler
    Vücuttan kopmayan deridirler
    Polka ve hafif bir esinti arasında
    Gün usulca ağarırken”  (24)

 

  • “Yaşadığım gerçeklik,
    Bir daha asla bir çift el diyemeyeceğim havayı
    Bir daha asla öpücükler diyemeyeceğim dağları
    Ve benden sürekli kaçan bir bakire olan nehrin
    Sularını saran mutlu şeffaflık

  Gerçeklik bir ormanı karıştırmamaktır
                    Öfkenin kabarmaya başladığını gösteren
                    O saç yığınıyla.
Ne de beni çağıran sesi gök gürültüsüyle,
-Yüzüm avuçlarımda gizliyken- bir kaya ancak
                   Bir kartalın bakışlarında bir kaya olabilir.” (28)

 

  • “Her şey geçiyor.
    Gerçeklik neşeli bir kuş gibi
    Kayıp gidiyor.
    Beni ağırlıksız bir tüy gibi
    Kanatlarında taşıyor.
    Beni gölgelere doğru süpürüyor ışığa doğru,
                    o tanrısal hastalığa.
    Beni düşsel bir tüy kılıyor
    Geçtiğinde nihayet gücünü göstere denize dair
                    hiç bir şey bilmeyen:
    Simsiyah dudaklara benzeyen o yoğun dalgalar
                    şimdi bütün ayrıcalıkları siliyor.” (30)

 

  • “Ne hüzündür gecenin içinde yıkılmış bir bedendeki
                    ne sessizlik,
    Ne uzak iniltiler, duyulmayan tellerden parmakların çektiği,
    Kemikler kadar beyaz hangi uçuşu flütlerin
    Yusyuvarlak ay hiçbir şey duymadan çekilirken ötelere.” (33)

 

  • “Deniz, bir ölüme kilitlenmiş,
    Hapsedilmiş damlasını ya da öfkesini salar,
    Sınırlarıyla dünyayı sular altında alan kalbi
    Ancak bir gülümseme ya da bir kıyı dizginleyebilir” (34)

 

  • “Bir insanın bedenine parmağını değdirmek cennete dokunmaktır.-Novalis” (42)

 

  • “Her şey bir şaşkınlık. Köpükler saçan dünya
    Birden bir denizin çırılçıplak titrediğini duyuyor,
    Bu onun göğsü, ateşli ve aç.
    Yalnızca ışığın parlaklığını arıyor.” (43),

 

  • “Bedenini görmek senin,
                    Senin ışığından başka bir şey olmayan ışıkla,
    O yolun müzikten başka, kuşları uyum içinde uçuran,
    Sula, orman, birleştiklerinde kalp atışlarıdır
    Bu mutlak dünyanın, şimdi dudaklarımda hissettiğim.” (44)

 

  • “Ölüm bir avuç kum gibi,
    Bir oyukta tek başına bırakılmış su gibi,
    Bir martı gibi, gecenin orta yerinde,
    Onda kanın rengi vardır uçarken,
                    Var olmayan denizim üzerinde.” (67)

31.08.2019

KAYNAKLAR:

  1. İstanbul Ekslibris Derneği
  2. Lou Asperslagh
  3. Lou Asperslagh Exlibrisleri

One thought on “Kılıçtan Keskin Dudaklar (1996)”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s