Pamuk İşçileri (1926)

Kapak

Çalışmalar

BAŞLAMADAN:

Traven’in kitaplarını belirleyebildiğim sırada okumaya devam ediyorum. Die Baumwollpflücker (Pamuk İşçileri) kitabı, bir yerde yazarın birinci kitabıymış gibi bahsedilse de birçok kaynakta ikinci kitabı olarak geçiyor. Bu karışıklık belki de her iki kitabın da 1926 yılında yayımlanmış olmasından kaynaklı.

Kitabın 1926 tarihli orijinal baskısına buradan ulaşılabilir: Das Totenschiff (Der Wobbly)

Ne bir fatura ne de bir kayıt bulabildim kitaba dair, bunu da sahaflardan elden almış olmalıyım. Kitaba da herhangi bir not düşmemişim edinmemle ilgili.

Kitabın iç kapağı üzerinde vurulmuş iki kaşe var. Birinde “CANAR” yazıyor, diğerinde “8 Temmuz 1977” ibareleri var. Eğer bu tarih kitabın alındığı tarih ise, alan kişi iyi bir okur olmalı. Ya kitabın sahibi Traven’i özellikle takip eden biriydi ya da 70’li yıllarda Traven gözde bir yazardı, O’nu okumak devrimci bir birikim sayılıyordu. Kitabın basım tarihi Mart 1977. Basılması, paketlenmesi, dağıtılması gibi bir süreç o yıllar itibariyle hemen olmasa gerek, neredeyse çıkar çıkmaz alınmış gibi. Yakın tarihimizin siyasal bilinçlenme, kültürel donanım, aydınlanma anlamında en donanımlı olduğu yıllar 60-80 arası. Bu zamanları ucundan kıyısından yakalayabilmiş olmak benim için çok kıymetli. Herkes okuyordu, öğreniyordu o yıllarda, kimse bugün olduğu gibi kendine verileni hazırdan tüketmiyor, sorgulayarak anlamaya çalışıyordu. Her ne kadar tabanına indirgeyememiş olsa da siyasetin sağında yer alanlarla, dinci yapıların entelektüel kanatları da buna dâhildi.

Kitabın hemen girişinde B. Traven’in portresi gibi duran karakalem bir çalışma var. Şu ana kadar üretilmiş Traven görüntülerden hiç birine benzemiyor.

Kitabın girişinde yer alan kısa ama bir o kadar da doyurucu yaşam öyküsü yer alıyor ki, Traven’in yaşam öyküsü anlatırken bunu temel kaynak olarak belirtmiştim. Buradaki bilgilerin bir kısmına internet üzerinden yaptığım araştırmaların hiçbirinde denk gelmedim. Bu yüzden kıymetli bilgiler.

Kitabın fontları tipik 70’li yıllar. Okuduklarımdan hayal meyal hatırladıklarımda ve sahaflardan sonradan edindiğim kitapların çoğunda bu yazı fontu kullanılmakta.

Kitabın sayfalarında Sosyal Klasikler Yayınevi’nden çıkmış olan Maksim Gorki’nin “Üçler” ve “Yararsız Bir Adam”, Jack London’un “Ademden Önce” ve “Yumruk” ile Erskine Caldwell’i “Yaşama Kaygısı” kitaplarının küçük bir tanıtımı yapılmış. Her üç yazar da okuma listemin içinde yer almaktalar.

Roman filme uyarlanmış mı diye araştırırken filmini değil ancak kitabın hemen başında yer alan ve “ALTINI ÇİZDİKLERİM” bölümünde alıntı yaptığım şiirin orijinal haline ve farklı yorumlanmış bestelerine ulaştım:

GESANG DER BAUMWOLLPFLÜCKER IN MEXIKO

Es trägt der König meine Gabe,
Der Millionär, der Präsident;
Doch ich, der lump‘ge Pflücker, habe
In meiner Tasche keinen Cent.

Trab, trab, aufs Feld!
Gleich geht die Sonne auf.
Häng um den Sack,
Zieh fest den Gurt!
Hörst du die Wage kreischen?

Nur schwarze Bohnen sind mein Essen,
Statt Fleisch ist roter Pfeffer drin;
Mein Hemde hat der Busch gefressen,
Seitdem ich Baumwollpflücker bin.

Trab, trab, aufs Feld!
Gleich geht die Sonne auf.
Häng um den Sack, Zieh fest den Gurt!
Hörst du die Wage brüllen?

Die Baumwoll‘ stehet hoch im Preise,
Ich habe keinen ganzen Schuh;
Die Hose hängt mir fetzenweise
Am Ursch, und ist auch vorn nicht zu.

Trab, trab aufs Feld!
Gleich geht die Sonne auf.
Häng um den Sack, Zieh fest den Gurt!
Hörst du die Wage wimmern?

Und einen Hut hab ich, ‘nen alten,
Kein Hälmchen Stroh ist heil daran,
Doch diesen Hut muß ich behalten,
Weil ich ja sonst nicht pflücken kann.

Trab, trab aufs Feld!
Gleich geht die Sonne auf.
Häng um den Sack, Zieh fest den Gurt!
Siehst du die Wage zittern?

Ich bin verlaust, ein Vagabund,
Und das ist gut, das muß so sein;
Denn wär‘ ich nicht so ‘n armer Hund,
Käm‘ keine Baumwoll‘ rein.

Im Schritt, imSchritt!
Es geht die Sonne auf.
Füll in den Sack Die Ernte dein!
Die Wage schlag in Scherben!

OKURKEN:

Kahramanımız Ölüm Gemisi’nde olduğu gibi bir Gales ancak bu sefer Gerard Gales… Pamuk toplayıcılığıyla başladığı macerası petrol sondajcılığı, fırın işçiliği, sığır çobanlığı gibi türlü işlerde çalışmak durumunda kalan biri. Hayatın içinde yani.

Kitabı okurken o kadar hoş detaylar geçiyor ki Traven’in bunları öylesine yazamayacağı hissi uyanıyor insanda. Sanki anlattığı kişi, romanın kahramanı değil de bizzat kendisi, yaşadıklarını yazıyor. Ya da Traven çok iyi bir gözlemci, karşılaştığı olayları ince detaylarına kadar inceliyor. Hele yabani bir atı ehlîleştirmek konusunda yaptıklarını anlatırken, bunun bir hayal ürünü olamayacağına kesinlikle inanıyor insan.

Kitap birbirinin devamı niteliğinde iki bölümden oluşuyor:

İlk bölüm, gazetede ilanda belirtildiği üzere Ixtlixochitchhuatepec isimli bir yere, pamuk tüccarı Shine’ın çiftliğine gitmek üzere istasyonda birbirine adres sorarak kendiliğinden oluşmuş bir ekibin, çiftliğe gidişleri ve bu çiftlikteki çalışmaları anlatılıyor.

Romanımızın kahramanları, iriyarı bir siyahi olan Charley, ondan daha ufak tefek diğer bir siyahi Abraham, kahramanlarımızın kendi aralarında “Chink” dedikleri Çinli Sam Who, melez bir Meksikalı olan Antonio, Kızılderili soyundan gelen bir diğer Meksikalı olan Gonzalo ile kahramanımız Gerard Gales…

Gales, daha istasyondaki buluşma anından işin sonuna kadar ekip arkadaşlarından doğal bir lider gibi muamele görür. Gittikleri çiftliğin sahibi Bay Shine bile tek beyaz olarak en başından beri Gales’i ekip lideri olarak görür ve tavırlarında O’na diğerlerinden hep farklılık olur.

Yaşamak zorunda kaldıkları kulübe, çekilen su sıkıntısı, bir sonraki gün için hazırlanan yiyecekler, Gales’in ayrılarak yakınlarda bulduğu sazdan kulübe de yaşaması, birlikte yenilen yemekler, pamuk toplama işleri o kadar güzel anlatılmış ki. Ölüm Gemisi’nde olduğu gibi sanki roman okumuyor da orada onlarla yaşıyor, çalışıyor gibi oluyorsunuz. Bu anlatım tarzı ile yazılanları yaşatan bir yeteneği var Traven’in ki, bu da bence okurun aradığı bir heyecan. Sonraki kitaplarında da bunun devam edeceğine inancım tam.

Angarya denecek çalışma koşulları içinde geçer pamuk toplama günleri. 12-18 saat çalışmalarına karşılık aldıkları ücret ancak karınlarını doyurmaya yettiğinden, düşledikleri kurtuluş günleri için birikim yapmalarına imkân yoktur. Yeni bir gömlek, pantolon ve bir çift ayakkabı alabilmek için 10 hafta pamuk toplamaları gerekmektedir. Bu bile alınan ücretin ne kadar komik kaldığını göstermektedir. Ancak, daha iyi bir iş bulma imkânları olmayacağı gibi, elindeki işi kaybetme tehlikesi de olduğundan bırakıp gitme lüksleri de yoktur. Çaresiz sezonun bitimine kadar çalışmak durumundadırlar.

Kendisi de sendika yöneticiliği yaptığı düşünülen yazarımız, işçi sınıfının başarılarına gönderme yaparken işçilerin en büyük güvencesi olan sendikalaşmanın da gerekliliğini vurgulamaktadır.

Bizim ekibin ön ayak olması ile pamuk toplama işinde çalışan insanlar işleri bırakırlar ve “ALTINI ÇİZDİKLERİM” bölümünde yer alan türküyü söylemeye başlarlar. O yüzden bu sadece bir şiir olmayıp devrimci marş gibi de. Bu eylemle pamuk toplama ücretlerini kilo başına 6 centavosdan 8 centavosa çıkarılmasını talep ederler. Zamanında ve aynı ücretler işçi bulamayacağı, bulamazsa pamukların tarlada kalabileceği kaygıları ile Bay Shine, taleplerinde ısrarcı duran işçilerin koşullarını kabul etmek zorunda kalır.

Gales, bir ara Bay Shine’ın tavsiyesiyle, petrol sondaj işinde rahatsızlanan bir işçinin yerine kendi gelene kadar çalışır. Hem buradan hatırlı bir para kazanır hem de pamuk toplama işinde sezonun sonuna gelindiğinden işsiz kalmamış olur. Sondaj işi bitip de çiftliğe geri döndüğünde arkadaşlarının çiftlikten ayrıldığını öğrenir.

Birkaç gün daha çiftlikte kalmak için izin ister ve sazdan kulübesine geri döner. İçinden anlam veremediği bir merak dürtüsüyle arkadaşlarının kaldığı kulübeye gider. Ancak burada onu çok acı bir durum beklemektedir. Gonzalo bıçakla öldürülmüştür. Burası herhangi birinin geçerken uğrayabileceği bir yer olmadığından katil içlerinden biriydi. Ekiptekilerin çiftlikten ayrılma durumlarına bakınca işaretler Antonio’yu gösteriyordu. Hiç görmemiş gibi yaparak öylece bırakır O’nu orada.

Gittiği kasabada dolaşırken Antonio ile karşılaşır. Bir fırında çalışmaya başlamıştır, Sam Who ise düşlediği gibi küçük lokanta açmıştır kendine aynı kasabada. Antonio’nun sayesinde Bay Doux’a ait bir pastane fırının da çalışmaya başlar ki, bundan sonra da kitabın ikinci bölümü başlar.

Bizimkiler her ne kadar angarya çalışmaların beğenmeseler de, kaçamak yaptıkları yemekler, kendilerine kalacak yer verilmiş olmasından dolayı kendini şanslı hissederler ve sesleri çıkmaz.

Ancak, o yıllar sendikal mücadelelerin çok önem yıllardır ve Lokanta İşçileri Sendikası hızla büyümektedir. Bir yandan bütün işçiler bu çatı altında birleşirlerken ve çoğalarak güçlenirlerken Meksika hükümeti de, sendikaların yanında yer almakta, işletmelerin şikâyetlerinin çözümünün sendikalarda olduğunu işaret etmekte, sendikaların da bu güçle işçilerin hakkını aramada kararlı tutumlar sergilemekte, hak taleplerinde geri adamım atmamaktadırlar.

Fırın, pastane ve lokanta/kahve işletmecisi olan ve günde 16-18 saat çalıştırdığı işçilerin haklarını yemekten çekinmeyen, ücretlerini gasp eden işçi düşmanı Bay Doux’un işletmelerinin de bu gelişmelerden nasibini alması kaçınılmaz olur. Önce lokanta/kahvede çalışanlar angarya çalışma koşullarına itiraz ederek işi bırakırlar, kalanlar da sendikal baskılardan dolayı ayrılmak zorunda kalırlar. Fırının emektar çalışanları Gales ve Antonio da gittikleri bir eğlence mekânında aldıkları karar gereği işi bırakırlar.

Gales, Bay Shine’ın tavsiyesiyle kendisini bulan Bay Pratt’ın limana sığır götürme işini kabul eder ve bunu oldukça da başarıyla sonuçlandırır. En baştaki kendisine verilen yabani atı ehlîleştirmesinde gösterdiği performansı, yol boyunca da gösterir, bilgisi, aldığı basiretli kararlar ve biraz da şansının yardımıyla sürüyü en az zayiatla kendisine tanınan süreden daha kısa bir sürede istenilen yere götürür. Bu yolculuk esnasında haydutlarla olan başarılı diyalogları kadar eski dostlarından birinin (okuyucuya sürpriz olsun) haydutların arasında olmasının da yardımı büyük olur.

Bu arada bıraktığı kasabada bütün işyerlerinde grevler başlamıştır ve bu grevin Gales tarafından başlatıldığı dedikodusu yayılmıştır.

ALTINI ÇİZDİKLERİM:

  • “Pamuğu giyen kralla prens,
    Başkanla milyoner
    Ama zavallı pamuk işçisi
    Kazandığı her cent için ter döker.

Haydi, pamuk tarlasına
Güneş yükseldikçe yükseliyor
As torbanı boynuna
Sık kemerini
Dinle, işliyor tartılar.

Bir bak yediklerine
Ekmekle kuru fasulye bol biberli
Paçavralarla yamadım
Çalıların yırttığı gömleğimi

Haydi, pamuk tarlasına
Güneş daha da yükseldi
As torbanı boynuna
Sık kemerini
Dinle, yalvarıyor mu tartılar?

Pamuk fiyatları artmakta durmadan
Ama ayağımda yok ayakkabım
Pantolonumun farkı yok paçavradan
Yırtıklardan görünür kıçım.

Haydi, pamuk tarlasına
Güneş çok çabuk yükseldi
As torbanı boynuna
Sık kemerini
Dinle, patronluk mu taslıyor tartılar?” (15)

  • “Tepemizde yakıcı tropik güneşi, çevremizde sık, geçilmez fundalık, anlatılmaz büyüsü, tuhaf bilinmeyen hayvanları, düşsü renkleriyle bitkileri, daha keşfedilmemiş değerli taş ve maden hazinesiyle tropiklerin sonsuza dek bakire fundalığı. Ama biz ne kâşif ne de altın ya da elmas arayıcısıydık. Biz işçiydik ve belki de çevremizdeki fundalıklara gizlenmiş, keşfedilmeyi bekleyen milyonların dönek umudundan çok emeğimizle kazandığımız güvenilir paraya önem veriyorduk.” (27)
  • “Dünyanın bu köşesinde, çiftlikler fundalığın bir bölümü temizlenerek kurulur, on hatta yirmi yıl yaşamını sürdürür ve birdenbire şu ya da bu nedenle terk edilir. Beş yıl hatta ondan daha kısa bir süre içinde, fundalık bir zamanlar burada yaşayıp çalışmış olan insanlardan kalan tüm izleri örter. Tropik fundalık, insanların yaptıklarını çok daha kısa bir sürede yok ediverir. Hiçbir anısı yoktur; yalnızca yaşayan, büyüyen bugünü bilir” (32)
  • “Biz de pamuğumuzu Amerika’ya satabilsek, yani aynı fiyata, toplayıcılara daha yüksek ücret ödeyebilirdik. Ama Amerika hükümeti, tüccarlarına, fiyat düşmesine yol açar diye bizden pamuk almalarını yasaklıyor. Biz, yalnızca kendi pazarlarımıza bağımlı kalıyoruz ve bizim pazarlarda mal çok tüketim az olduğundan fiyatlar düşüyor boyuna. Bazen, Amerika karışmadığı zaman Avrupa’ya satış yapabiliyoruz ama Amerika’nın karışmadığı pek ender, çünkü Avrupa’yı kendi pazarları gibi görüyorlar.” (35)
  • “Önümüzdeki haftanın yiyecek parasını ayırıp, kötü yola teşvik edici mikropları cebimizde taşımaktan kurtulmak için arta kalanı Bay Shine’a teslim ettik.” (41)
  • • “Yeryüzündeki işçilerin en sevdiği konuya girmiştik. Tam insanları sömürenlere sömürülenlere, asalaklar ve her şeyden mahrum olanlara bölen haksız koşulların aklı başında değil de daha çok gevezeliğe kaçan yorumlamasını yapıyorduk ki….” (42)
  • “Abraham, büyükbabasından eskiden kölelere, atla gibi iyi bakıldığını duymuştu. Ama ‘özgür’ işçinin hali kimsenin durumunda değildi. Düşük ücret nedeniyle, yaşamak zorunda bırakıldıkları feci koşullar altında, gıdasızlıktan hastalanınca, atıverirlerdi işten olur biterdi.” (44)
  • “Bir de Çinlileri haksız yere, gerekli bir yere bir penny harcamaktansa ortalıkta çırılçıplak dolaşmayı yeğlemekle suçlarlar.” (46)
  • “Önce yumurta yemeyi soktun aklımıza, şimdi de alıştığımız zaman vermek istemiyorsun.” (48)
  • “Ülkenin bu kesimini bugün olduğu yere getiren biz ‘Gringolar’ her an her şeyimizi bırakıp gitmeye zorlanabileceğimizi hissediyor, buna hazırlıklı yaşıyoruz. Bu insanlar bizden zehir kadar nefret ediyorlar, çünkü onlar için her şey demek olan politik ve ekonomik özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını yitirmekten ürküyorlar.” (49)
  • “Sen de her şeyi alt üst edip, toprağımızı, hatta altımızdan yatağımızı bile çekip almak isteyen komünistlerdensin.” (55)
  • “Yerliler hayvanlarıyla uğraşmayı bıraktılar bir anda ve buyruk almış askerler gibi oldukları yerde kalakaldılar. Bu türküyü hiç işitmemişlerdi daha önce ama ezilenlerin içgüdüsüyle bunun kendi türküleri olduğunu, grevlerin yaşantılarındaki ilk grevle bağlantısının, ilahilerle din arasındaki kadar yakın olduğunu hissetmişlerdi. Uluslararası Sanayi İşçileri Örgütü’nün ne olduğunu, sendikaların ne demek olduğunu, sınıf farklarını bilmiyorlardı. Ama işittikleri türkü ta can evinden vurmuştu onları. Sözleri bir yaşam soluğu gibiydi onlara ve türküyle sımsıkı kenetlenmişlerdi birbirlerine. Ortak bir amaç uğrunda birleşen işçilerin korkunç gücünün ilk bulanık sezgisi uyanmıştı içlerinde.” (57)
  • Petrol alanlardaki tüm yöneticiler, ustabaşılar ve hatta uzman işçiler çoğunlukla yabancı olurlardı, çünkü bu ülkenin petrolünü sömüren şirketlerin tümü Amerika, İngiliz veya Hollandalıydılar ve kendi vatandaşlarına iş vermeyi yeğliyorlardı.” (63)
  • “Bundan sonra gece gündüz bir katille birlikte çalışacağımı, aynı kaptan yemek yiyip, büyük bir olasılıkla aynı odada uyuyacağımı baştan hiç düşünmemiştim. Ya ahlaki yönden, uygarlığın bu çeşit inceliklerine aldırmayacak kadar düşmüştüm ya da çağımın o kadar ilerisine geçmiş, günün ahlâk ölçülerinin o kadar üstüne çıkmıştım ki, insanların her davranışını anlıyor ve kendimde kınama ve acımanın ucuz duygusallığına kapılma hakkını görmüyordum. Çünkü öyle tanınmasa ve bilinçsizce de yapılsa acıma bir kınamadır aslında. Antonio’nun karşısında bir dehşet duymak, elini sıkarken tiksinmeli miydim? Ortalıkta, parmaklarında elmaslar, boyunbağlarında büyük inciler ya da apoletlerinde altın yıldızlarla o kadar çok hırsız ve cani dolaşıyor da, namuslu insanların hiçbiri onların elini sıkmamazlık etmediği gibi bunu bir şeref olarak da görüyorlar ayrıca. Her sınıfın kendi hırsız ve katilleri vardır. Benim sınıfınkiler asılır, diğerleri başkanın balosuna çağrılıp, orada benim gibi işçilerin suçları ve ahlaksızlıklarından yakınırlar.” (76)
  • “Bir ekmek kırıntısı bulmak için kıyasıya mücadele etmek zorunda kalınca kendini bataklıkta, insanlığın en aşağı ayak takımı arasında sürüklenip giderken bulursun.” (76)
  • “Sıra, Özgürlük Alanı’nda olduğu halde, özgürlük o kadar geniş değildi daha. Bu yetkili herhangi birinin, yetkisi olmayanları kırbaçlayabileceği bir özgürlüktü; iki dünyanın arasındaki eski cennetten kovulma öyküsü kadar eski bir karşıtlık; polisle yorgun, ezilmiş, bitkin ve açlar arasındaki bitip tükenmez karşıtlık.” (86)
  • “İngiltere’de Almanya’da ABD’de her yerde kırbaçlayan polis kırbaçlanan paçavralar içindekidir. Sonra da tepeleme dolu masaların başına kendini beğenmiş bir halde çökenler, birisini masalarını sarsıp ters çevirince, her şeyi bir parçaya bölünce şaşırırlar. Kurşun yarası iyileşir. Kırbaç yarası hiç geçmez. Gittikçe daha derine gider etin içinde, kalbe ve sonunda beyne varır. Varınca da dünyayı titreten bir çığlık kopar, ‘intikam’ çığlığı. Rusya neden Bolşeviklerin elinde? Çünkü Ruslar yeniçağ açılmadan önce en çok kırbaçlandılar. Düzenleri yıkan, kıtaları sarsan saldırının yolunu polisin kırbacı, copu açar. Kırbaçlananlar ‘intikam’ diye haykırdıkları zaman vay haline kendini beğenmişlerin, züppelerin! Tokların vay haline, kırbaç darbeleri açların kalbine saplandığı ve uzun süredir acı çekenlerin kafasını değiştirdiği zaman! Başkaldırmaya, devrimci olmaya zorladılar beni. Adalet sevgisinden, yoksul ve ezilenlere yardım etme isteği yüzünden devrimci oldum. Yoksunluk ve açlık kadar, haksızlığı ve zulmü görmekte devrim yaratır.” (87)
  • “Cinayet nedir diye düşündüm. Hepsi aynı yola çıkıyor, orman yasası. Bütün dünya bir orman. Ye, yoksa seni yerler. Sineği örümcek, örümceği kuş, kuşu yılan ve bu sürüp gidiyordu bir kısır döngü içinde. Sonunda bir dünya felaketi ya da devrim gelecek ve bütün dair yeniden başlayacaktı ama bu kez ters yönden. (88)
  • Yaşayanlar her zaman haklıdır. Suçlu olanlar ölürler. Sen öldürmesen, o seni öldürürdü. Orman yasası bu. Olağanüstü bir taklit yeteneğinin de doğal sonucu değil mi bu!” (88)
  • “Bu Çinlilerin nasıl kumar hastası olduklarını bilirsin. Ellerine imkân geçse kendi cenaze paralarını bile kumar masasına yatırırlar.” (95)
  • “Yaşam, eğlence, neşe demek. Cenaze marşları ölüler, komik operalar yaşayanlar için.” (98)
  • “Yavaş yavaş öğrendim hepsini, bu yolla insan her şeyi öğrenebilir. Sırasıyla gittin mi öğrenilmeyecek bir şey yok.” (112)
  • “Yaşamak istiyorsan yemek yemek zorundasın ve yiyeceği başka bir yoldan elde edemediğin sürece, yiyeceği elinde tutanın istediğini yapacaksın.” (113)
  • “Lokanta İşçileri Sendikası’nın canlandığını gördüm. Meksika sendikalarındaki hantal bürokratik mekanizma yoktu onlarda. Yöneticileri kendilerini ‘memur’ olarak görmezlerdi, genç, öfkeli devrimcilerdi onlar. Meksika sendikaları 1910-1920 devrimi sırasında örgütlenmiş ve çok çağdaş biçimde gelişmişlerdi. Kuzey Amerika sendikalarının ve Rus devriminin tecrübelerinden yararlanabilirlerdi; genç bir ‘Sturm und Drang Hareketi’nin (Onsekizinci yüyılın ikinci yarısından Fransız Devrimi yıllarına kadar uzanan, genç kuşağın öncülük ettiği edebiyat tarihinde Sturm und Drang (Fırtına ve Tepki) ya da Genieperiode (Deha Devri) diye anılan, siyasi aydınlanmanın daha köklü biçimde gelişmesini ve yaygınlaşmasını savunan Alman Edebiyatı akımı) patlayıcı gücüne ve daha yavaş yavaş ihtiyatla ilerleyen bugünden yarına taktik değiştiren bir örgüt esnekliğine sahiptiler. (114)
  • Bu ülkede çok az grev kırıcı olmasının nedeni budur; onlara karşı etkin önlemlerin alındığı iyi bilinirdi. Savaş savaştır ve işçiler yalnızca bir çarpışmayı değil, tüm kavgayı kazanan dek savaşı sürdürmekte kararlıydılar. Savaşan devletler kendilerinde her türlü silahı kullanma hakkını görürler, savaşan işçiler neden öyle yapmasınlar? İşçiler genellikle saygın yurttaşlar sayılma isteğine kapılma yanlışını yaparlar, oysa kimse bu yüzden onlar hakkında daha iyi bir kanıya varmaz.” (122)
  • Komşularımız pek çok konuda kendimize örmek alıyoruz ama her konuda olmamalı bu, özellikle zamanımızın ruhuna uymayanları ayıklamakta büyük bir özen göstermeliyiz. Sertlik yöntemleri artık geçersiz ve haksız. İki ayaklı eşeklere gelince, Birleşik Devletler daha çoğuna sahip bu türün bize oranla.” (128)
  • “Savaşın giderlerini, işimi sürdürebilmek için barış isteyen taraf öder.” (138)
  • “İşinizi mahvetmek, hatta karışmak değil amacımız. Hedefimiz, işçinin yarattığı değerden yalnızca iyi bir pay almasından çok, o iş kolunun verebileceği en yüksek payı hakkıyla alması.” (139)
  • “Bizden sonra gelenlerin başına gelecekler hiç mi hiç ilgilendirmiyordu bizi. Herkes, kendisinin en iyi arkadaşıdır. Ben otlarken otlar seyrekleşirse, köklerinden çekip çıkarırım, olur biter.” (146)
  • “Herkesin tek bir düşüncesi vardı; bir an önce başkalarının başına gelenlere hiç aldırmadan zengin olmak. Petrolcülerin, madencilerin, tüccarların, otel sahiplerinin çiftçilerin –daha doğrusu birkaç pesosu olan herkesin- tek emeli buydu. Hepsi bir şeyleri ya da birilerini sömürmek zorundaydılar. Eğer sömürülecek bir petrol alanı, gümüş madeni, hiçbir şey bulamazlarsa, sefillerin açlığını sömürürlerdi. Herkes, her şey para getirmeliydi, getiriyordu da. Aç işçilerin damar ve kaslarında, madenlerde olduğu kadar altın vardı.” (147)
  • “Bir işçi hareket edebildiği sürece kuru bir kuyu değildi asla; altın madeni ya da petrol alanından çok daha rahat sömürülürdü.” (147)
  • Yardım elini uzattığın ve bu yardım yüzünden, aşırı çalışma yüzünden uyumak zorunda kaldığı fare deliği yüzünden, beslenme yetersizliğinden hummadan ölen ve yoksul gömütlüğüne gömülen bir yurttaşın kemikleri bile altına çevrilebilinirdi.” (149)
  • Bir gecede servet ediniliyordu bu şekilde. Tek yapacağınız, değişik altın madenlerini sömürmekti. Yabancılar için bu çok kolay oluyordu, çünkü yerliler ya da vatandaşları olmayanlar sorun çıkarırlarsa, hemen elçiliklerden korunmalarını isterlerdi; o zaman da özgürlük kahramanı Amerika askeri müdahale tehdidinde bulunurdu.” (150)
  • “Müziğin ve kahkahaların olduğu yerde güzellik hüküm sürer.” (158)
  • “Bir zenci kadın gösteri yapıyordu biz geçerken. Kahvenin ortasında tek başına göbek dansı yapıyordu ama gerçek göbek dansını, Havva Cennet’ten çıkıp da canının istediğini yapabildiği zaman icat ettiği göbek dansını.” (159)
  • Nedir sanat? Sanat, ruhlarımızı mutlu kılıp, hayran bırakandır.” (160)
  • “Namuslu insanlar için her şey temizdir.” (162)
  • “namusun ayakta kalabilmesi için açlıktan ölmemek gerek, çünkü namus kavramı her gün kaç öğün yemek yediğine, kaç öğün yemek istediğine ve kaç öğün yemediğine bağımlıdır. Üç ayrı namus anlayışı ve çeşidi olmasının nedeni de budur.” (176)
  • “Elbette otuzaltı yaşında evleneceğim; bir kadın ancak bu yaştan sonra yaşamdan gerçekten zevk almaya başlar.” (177)
  • “Evli adamlarla içki içmek akıl kârı değildir. Hep bir bela çıkar sonunda. Onlar apayrı bir ırktırlar.” (204)
  • “İyilikbilmezlik insanların öyle içine işlemiştir ki, en iyisi bunun varlığını önceden kabullenip, bizi üzmesine izin vermemek. Öte yandan doğa ona yaptığımız en küçük iyiliği bile unutmaz. Hiçbir bitki ya da hayvan elinizden içtiği suyu, bir avuç samanı unutmaz.” (218)
  • “Gerçekte, haydutlar öyle kolaylıkla kaçıvermezler. Gerek duyduklarını almak haydutların doğuştan kazanılmış haklarıdır. İspanyol derebeyleri ile kilise işkencecilerinin yönetimi altında üç yüz yıllık bir kölelik ve boyun eğme, dünya yüzündeki en dürüst insanların bile ahlâkını bozmaya yeter.” (224)

KAYNAKLAR:

  1. Alman Edebiyatında “Fırtına ve Tepki” – Doç. Dr. Hüseyin SALİHOGLU – Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi (Yıl:1988-Sayı:3): http://www.efdergi.hacettepe.edu.tr/yonetim/icerik/makaleler/1505-published.pdf

 

“Pamuk İşçileri (1926)” için 4 yorum

  1. Geri bildirim: B. Traven – Oku(r)yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s